14 Kasım 2009 Cumartesi

Kaygılar Silsilesi

Cumhuriyetimde açılım sonrası işler sarpa sarmıştı. Her şey birbirine girmiş, olay "dur lan" denesi bir hal almıştı. Olaya müdahele etmeliydim, hemen zaar'ları topladım msn'de;

Gocu; Gençler, cumhuriyetimizin geleceği hakkında kaygılarım var!
Ozy; Biri masamın altına sümük sürmüş lan.
et döveceği; Eline sürme lan domuz gıriplidir belki!
Gocu; Lan! Oğlum kemıllar bir susun ciddi bir şey konuşucaz şurda.
sfume; Şşşş, ben yatıcam, bana iyi geceler deyin!
Gocu; Ananın!
et döveceği; Gitme!
ars moriendi; Hıck! Noluyo lan burda!
scorpio; Nedim, lan Nedim!
Gocu; Lan sessizlik, kaygılarım var diyorum!
St.Kamyoncu; Abi bir kız var, bir içim su lan.
ilhampezevengi; İçelim lan bir gün, bence alkol güzel bir şey.
scorpio; Oooo içelim evet, buna katılıyorum.
Gocu; İçkinizi!
Ozy; Sümük elime değdi lan!
sfume; Ben yatıcam, güle güle deyin.

Tam bu noktada delirdim dostlarım! Birden "Susun lan!" diye bağırdım, sonra lan bağırınca duymazlar ki deyip yazdım. Yazmakla yetinmedim, bir de sinirim belli olsun diye titreşim attım! et döveceği "Aaa ne garip lan, adam titreşim attı herkes titredi!" dedi. Akabininde tüm zaarlar sıradan titreşim atmaya başladı, bu toplu konuşmayı titretebilme özelliği onları kendilerinden alıp götürmüştü! O kadar titreşime benim bilgisayar kitlendi, reset atmak durumunda kaldım. Geri döndüğümde işlerin çok farklı bir boyut almıştı;

Gocu; Arkadaşlar, şimdi akıllı uslu durabilecek misiniz?
Ozy; O değil, hepimiz yazıyoruz, niye cumhuriyetin adı Gocu Cumhuriyeti?
et döveceği; He valla!
scorpio; Bence Atsineği Cumhuriyeti olsun.
sfume; Yatçam ben, bana iyi geceler deyin!
ars moriendi; Noluyo lan burda? Hıck!
Aman allahım, korkulan olmuştu ve bu adiler ben yokken ardımdan iş çevirmişti. Cumhuriyetimin adını çok seviyordum lan, değiştirttirmezdim!
Gocu; Öhm, arkadaşlar. Hani ben ortak paydanızım ya o bakımdan şeettim ben.
Ozy; Bence Pipi Cumhuriyeti olsun!
et döveceği; Oğlum kız var lan.
sfume; Ben yatçam, iyi geceler deyin.

Bu durumu bir şekilde alt etmeliydim, ve akıllıca bir harakette bulundum;
Gocu adlı üye size bir titreşim gönderdi.
Ozy adlı üye size bir titreşim gönderdi.
ars moriendi adlı üye size bir titreşim gönderdi.
et döveceği adlı üye size bir titreşim gönderdi.

Evet bir titreşim attım ve hepsi deliler gibi titreşim attı! Hepimizin bilgisayarları kitlendi ve bir müsibetten daha kurtulmuş oldum!

İlgilenmiyorum

İstemiyorum. Bilgisayarla muhatap olmak istemiyorum. Bu her zaman hazırlıklı ve sinsi halinden nefret ediyorum. Bana kendimi zayıf hissettiriyor yüksek çözünürlüğü olan bilmem kaç inç ekran. Tuşların kaypaklığına bak. Teknoloji Theodore Kaczynsky gibi bir adamı yedi. Harvard mezunu bi adamı delirtti. Ben ki daha bi mezun bile değilim. Hala burnumu çekiyorum. Hala kabuk değiştiriyorum. Hala zorluyorum. Bir sürü bedeni, bir sürü ruhu, bir sürü kafayı anlatacağım burdan. Kendime. Sadece kendime. Paylaşım yok, paylaşım yok! Sırayı bozmadan... Sen kal. Laflarız biraz. Yoruldum, çok yorgunum. Öyle ki acımadan bi sürü zehir gark edeceğim narin boğazından. Siyahı sevdiğini söylediğine pişman. Hep yoldan geçenleri izlerken sen dalmış görünürken ya da düşünceli. Her şeyin o kadar yapmacık ki, o kadar sahte. Bulutların da beynin de sahte. Omzuma yatıp ağladığında kafana nah işareti yapıyorsam bebeğim, bu senin suçun. Yok öyle değil. İkiyüzlülük insanın doğasıdır. Ama nolurdu tek kelimelerle tek başına cümleler kurabilseydin? Ki ben bu kadar yoldan çıkmadan? Birana işeyip sana içirmeden? Biraz kibar olabilseydin boğazına kırık şişe dayamadan. Salmasaydın kendini? Rol kesme amına koduumun evladı .Tuvalettesin ve sıçıyorsun. Ben de sıçıyorum. Niye yeni bi beste yapmış gibi çıkıyosun!?! Niye kederlerin bu kadar amele teri kokuyor? Ağlamaktan çekiniyosun? Utanıyo musun? Seni çıplak görüyorum, niye utanıyorsun? Koltuk altında uyuyorum, neden çekiniyosun? Dilim diline değiyor neyi saklıyosun? Beynime dokunabiliyorum, herkes kanatlarımın altında. Şimdilik o kadar mutluyum ki ben kıskanıyorum. Geldim işte burdayım. Geldim mi? Şişşt sen kal..Diğerleri sırayı bozmadan...

Online Nesil

Ben ilk bilgiyarıma 6 yaşımda kavuşmuştum. O zamanlar televizyon falan yok tabi biz hep mahallece bir komşunun evine gider oradan bakarız trt'nin yayınlarına. Bizi eve almadıklarında ise camlardan izleriz sabi sübyan grubu olarak. E tabi durum böyle olunca bilgisayar büyük nimet! Babam almış avuçlamış arabanın arka koltugunda getirmis bilgisayarı. Ben evde 100 dünya klasiklerinden birini okuyorum o zamanlar, tam hatırlayamıyorum hangi kitap. Bir korna sesiyle ayılıyorum, ayrılıyorum kitaptan. Lada samaramızın kornasını nerde olsam tanırım. Babam abimle beni aşşağıya cagırıyor, annemde ise anlayamadığım bir sinir var. Bir bakıyorum arabanın içinde bilgisayar!

-Doktor bu ne ?

-Ne doktoru lan babanım ben yaprağım

-Pardon baba replikler karıştı


Pardon okur replikler karıştı.


Abim hemen atılıp soruyor, tabi benden büyük ya kerata beni susturuyor. Zaten hep döverdi beni kücükken. Hiçte bilgisayar oynatmazdı. Ama dur daha bilgisayar arabanın icinde daha gidip alamadık, sana bilgisayardan bahsetmek olmaz.


Abim 80 model erotik mavi renkteki ladamızın kapısını açıp bilgisayarı görünce bi duraksıyor bi mallık anı yaşıyor 5-6 saniye boyunca. Sonrasında kendine gelip babama sarılıyor öpüyor falan. Çok yalakaydı zaten hic sevmezdim. Bilgisayarı kucaklayıp yukarı götürüyoruz. Bana başını veriyorlar. Yani monitörü, taşıyorum. Ne olduğunu falan bilmiyorum o zamanlar, bi bilsem tuvaletim geldiğinde bile aman 5 saniye bile kaybetmiyim düşüncesiyle başından ayrılamayacağım kadar bağımlısı olucağımı. Hiç taşır mıydım bilgisayarın başını? Yani monitörü. Annem deliye dönüyor bilgisayarı görünce, kızıyor bağırıyor sövüyor falan. Ama babamın "derslerine yardım eder" cümlesini duyunca siniri yatışıyor ve abim fişi 3 lü prize takıyor. Öyle başlıyor benim sanal yaşamım. Çok iyi hatırlarım, ilk başta ciddi ciddi pokemon falan oynamıstım. Pokemonun çok güzel 2d oyunu vardı. Arkadaşlarla oynardık siteden. O zamanlar internetim yok tabi. Sonra yavaş yavaş doom falan oynamaya basladık. O zamanlar çok küçük olduğumdan, abim oynatmazdı zaten bana pek fazla, hep o azar işitirdi babamlardan çok bilgisayar oynuyorsun diye. Hatta bazen benim "bana hiç oynatmıyor" diyerek bilgisayarı alıp ondan cok oynamıslıgımda vardır. Ama küçük ve sevimliydim o dönem, yanaklarım tombul tombuldu bana kimse kızamazdı.

Karanlık bir pazartesi akşamıydı. Abim yorgun argın ve bi o kadarda heyecanlı eve geldi.

-Emreeeee olum bi oyun buldum deli bişey lann

-Ne oyunu abi bırak ben gta görevlerini yapıyorum ya bozma oyunumu

-Olum Knight online diye bi oyun, kafede arkadaşlar oynuyor

-E tamam yükle oynayalım. Ama ilk ben oynarım!

Dememle online oyunlara giriş yaptım.

O pazartesi akşamının karanlığı bütün çocukluğuma yansıyacakmış meğer.

Modemden garip tuş çevirme seslerinin çıktığı dönemdi knight' a başladığım dönem .

O zamanlar adsl falan yok, ne kadar oynarsan o kadar girer "telefon faturası" .

Babamlarda bunu bildiklerinden fazla oynatmıyorlardı. Ama biz yer miyiz? Geceleri kalkıp gizli gizli oynardık. Birimiz kapıyı dinler diğerimiz oyun oynardı. Nöbetleşe yapardık güya ama abim hep benden fazla oynardı. Öyleydi böyleydi derken en sonunda telefon faturasından herşey ortaya çıkar ve abimle ben evde internetimiz babamız tarafından kesildiği için kafelere gitmeye başladık.

O oyunlarda çok dehşet bir ikiliydik abim ve ben. Herkes korkardı bizden. Sonra bütün kafe oynamaya başladı o oyunu. Kafece adımız çıkmıştı. Koca koca adamlar oyun oynuyordu. 50 yaşında adam oyunda ölünce küfrediyordu. Çok şaşırıyordum. Küfreden insanlara şaşırdığım bu dönemde büyüdüm tabiki. Yanaklarım hala tombuldu ama boyum falan uzamıştı. Arada sivilce bile çıkıyordu düşünebiliyor musun? Bu arada abimin oks vakti gelmisti. E tabi hiç ders çalışmadığı için herkes bir yeri kazanamaz diye düsünüyordu. Ama o bir anadolu lisesi kazanarak hepimizi şoke etti, ve online oyunlarada devam etti. Şanslı velet. Gel zaman git zaman bu oyunlar benim paramıda almaya basladı. Oyundaki yeni itemleri yani eşyaları alabilmek icin para veriyordum. Deliler gibi para harcıyordum bu oyunlara. Zaman harcıyordum. Yemek bile yemiyor oyun oynuyordum. E tabi evde kavga gürültü her gün, her saniye. Dersler zayıf. Bu gidişatı düşünmek yerine yeni oyunlar peşindeydim. Online oyundan online oyuna akıp duruyorduk ben ve arkadaslarım. Bazende abim.

Oyunlara o kadar bağımlı olmustum ki, her anımda, her saniyemde oyun oynamak, küçükken başını tuttugum o bilgisayara tapmak istiyordum, tapıyordum adeta.

Babam artık para vermiyordu eskisi kadar.

E oyundan geri kalıyordum bu yüzden.

Bende dolandırmaya, hacklemeye basladım.

Oyundaki koca koca adamları hackliyordum. Küfretmelerine şaşırdıgım o koca adamların küfretmelerine sebep oluyordum artık. Oyunda yine çok ilerlemiştim. Ama gözden kaçırdığım bir şey vardı.

OKS!

Bende abim gibi güzel bir yere girerim, vardır bu işte bişey kesin yaparım diye düşünüyordum.

Sınava girdim ve sonuç cok hazindi.

Hiçbir yeri kazanamayınca, babam o taptıgım bilgisayarımı odasına kapattı.

O gün bu gündür kafelere gidip gelirim.

Bilgisayarı kendi odama aldırdığım dönemlerim oldu ama sonuç hep aynıydı.

Babam beni sabahlarken yakalayıp bilgisayarı geri alıyordu. Bu bağımlılık yavaş yavaş gidiyordu aslında.

Şuan 17 yaşında bilgisayar bağımlısı bir gencim. (istanbuldanım, bekar bayanlara duyurulur)

Bağımlılık yavaş yavaş gidiyor dememe rağmen, hala tuvaletim geldiginde 10 saniye sonra giderim diye düşünüp altıma işeme tehlikesiyle karşı karşıyayım.


Beni kurtarın falan dememi bekliyorsan, çok beklersin sevgili okur.

Benim demek istediğim, tabi eğer bu yazıyı buraya kadar okuduysan bunu görebilirsin. Zaten bu yazdıgımı görebilmen icin bu en son yazdığımı bile okuman lazım. Kafam bulanmadan ben sonuca geliyim en iyisi.

Benim demek istediğim, aman diyim çocuğunu, kuzenini, yengeni, ablanı gözetim altına al.

Bunu söyleyeceğim hiç aklıma gelmezdi ama, bilgisayar bağımlılığı gençleri
Bu arada yakında öss var sevgili okur.
Devamı öss den sonra . .


Not: Pek değerli okur, eğer sen bunu okuyorsan ben çok çok uzaklarda olucam.Yok yok şaka. Malum Türkçe dersleri olurken ben bilgisayar oynadığım için. İmla bilgilerim biraz zayıf. Göremediğim , görsem bile anlayamadığım imla hatalarım olabilir. Bana iletin ya da görmemezlikten gelin. Teşekkürler ( gülen smiley var burada )

13 Kasım 2009 Cuma

Ben de marjinalim

Devir açılımlar devriydi. Ev-okul-ananemler (yemekleri güzeldir) üçgenine sıkışmış yaşamımı dışarıdan bakınca marjinal göstermek için benim de bir açılıma ihtiyacım vardı. Zira devir aynı zamanda marjinal olmayanı loser diye yaftalama devriydi. Benimse en son ihtiyaç duyduğum şey loser diye yaftalanmak," ayy bir açılımı bile olmayan şu eziğe de bakın!" diye parmakla gösterilmekti. Açılım arayışına girmiştim. Ne olabilir, ne olabilir şeklinde canhıraş iç çığlıklarımı evrenden saklarken düşünmekten içim şişmişti. İçim şişince ne alakaysa uykum gelirdi. Gene gelmişti. Uyumaya başladım... Gerisiyse... Tanrım!

Rüyamda gördüğüm açık sarı saçlı, çivit mavisi gözlü, açık sarı sakallı kişi de kimdi? İlk önce onun Nuri Alço'nun İslam versionu olduğunu düşünüp oha falan olmuştum. Bu da neydi? Feriştah Yenge halet-i ruhiyesine bürünüp de fantezist rüyalar mı görmekteydim? Eğer öyleyse Nuri Alço niçin Müslümanlığını ön plana çıkartan bu imajı seçmişti? Yoksa bana artık tövbe etme açılımına gir mesajı mı veriyordu? Ben tüm bu suallere gark olmuş, soğuk soğuk terlerken, açık sarı sakallı dede "Naber lan keranacı, tanımadın mı?" dedi. Bu... Bu... Lanet olsun yağmurdan kaçarken doluya yakalanmak bu olsa gerekti. Bu Gocu'ydu.

-Rüyamda ne işin var len?
-Meraklın değiliz yarraaaam, msne çağırmak için girdim.
-O sakal ne be?
-Rüyaya girmek için lazımmış, taktım. Germe beni, msn aç. Sakal kaşındırdı.
-Tamam geliyorum.

Tamam geliyorum diye çığlık atarak uyanmıştım. Uyandığımda yatağım sırılsıklamdı. Sanırım içim şiştiğinde bir daha uyumamalıydım. Öhm, neyse. Yatağım terden sırılsıklam olmuştu. Yersen. Laptopumu kucağıma aldım. Açıp msne girdim.

-Geldim, ne var?
-Gocu Cumhuriyeti'nde açılım var. Sen de gel.

Duyduklarıma inanamamıştım. Gocu arayışlarıma hızır gibi yetişmişti. Gözümde o denli büyümüştü ki, teklifini nasıl kabul ettiğimi hatırlayamıyorum. Evet artık ben de toplumda bir sınıfa aittim. Ben de açılım modasına uymuştum. Artık ben de marjinaldim. Rahatladım. O rahatlıkla gene uyumuşum.

Yarım Kalan

Adımlarını hızlı hızlı atıyor, asla yakalayamacağı gençliğini yakalamak için çırpınıyordu. İçinde bulunduğu düzenek Alman Uber firması tarafından, insanların daha mutlu olması amacı güdülerek yapılmıştı. Düzenek basitti, içine yatıyordunuz ve sizi asla tekrar yaşayamayacağınız anlara geri taşıyordu. Çoğu insan kaybettiği yakınlarını bu düzenek sayesinde tekrar görmenin sevinciyle Uber firmasını yere göğe sığdıramaz bir hal alırdı.

Aslında insanların yıllar önce kaybettikleri aile fertlerini gördüklerinde delicesine bir hüzne kapılmalı diye düşünürsünüz, öyle de olmalı. Ne hikmetse bu firmanın hizmetinden faydalanan herkes burdan çok mutlu ayrılıyordu. Gerçi şöyle de bir durum vardı, makinadan ayrıldıktan yirmi dört saat sonra bu insanlar bir hüzün dalgasına kapılır, sürüklenir dururdu. Aynı mutluluğu yakalamak içinse yapılabilecek tek şey vardı, Uberle bir seans daha!

O günlerde aklı salim tek bir adam kalmış olsaydı ve makinadan çıkan kişiler üzerinde ufak bir test yapsaydı adeta bir serotonin bombası olduklarını rahatça görebilirdi. Makina insanları anılarıyla değil, mutluluk hormonu olan serotoninle mutlu ediyordu! Ahlaki açıdan böyle bir suç eğer devletçe bilinseydi muhtemelen Uber`in kapısına kilit vurulurdu. Nasıl olmuşsa o gaddar sağlık kontrolcüleri firmaya tek bir ceza kesmemiş, hatta beş yıldız vermişlerdi.

Biz konumuz olan Mithat Bayar`a dönelim, o yiten yıllarına diğer yaşlılardan daha çok ağlardı. Gençliğinde hiç bir şeyi tam yaşayamamış olan bu yaşlı adam, Uber firmasından gençliğine dönme sözü almış, tonla da para ödemişti. Makinaya uzandıktan kısa süre sonra dört devasa çember etrafında inanılmaz hızlarda dönmeye başladı. Bu sinir bozucu diye düşündü, zaten her anında gergin olan bu adam, şimdi yaydan fırlamak üzere olan ok gibi hissediyordu. Çarklar daha da hızlandıkça başı dönmeye başladı, kusacakmış gibi hissediyordu. Bu huzursuz ortam birden karardı onun için. Kapkara bir boşluğa açtı gözlerini. Çok uzaklarda bir ışık gördü, odaklandığında ışığın içinde geniş dik omuzları olan, uzun saçları güzel yüzünü kapayan bir erkek çocuğu gördü. Tahminince on altı yaşında falan olmalıydı bu ışığın ortasındaki genç yüz.

Birden kafasında bir şimşek patladı sanki, bu oydu! Mithat`ın gençliği. Yaşlı adam ağır bedenini hızla hareket ettirmeye, ışığa olabildiğince çabuk yaklaşmaya çalıştı. "Aslında bir rüya alemindeyim." diye düşündü, "Neden sadece orda olduğumu düşünmüyorum ki?" ama bu çabası boşa çıktı. Denemesinin ardından sanki ışık zayıfladı, ve Mithat bir tokat yemiş gibi daha hızlı adımlar atma çabasına düştü.

Olmuyordu, yaşlı beden ışığa varamıyordu. Kaç saat olmuştur diye düşündü. Çok zaman olmuştu, ayaklarında derman kalmamıştı ama bir türlü ulaşamıyordu gençliğine. Sonra çok garip bir şey oldu. Yeni bir delik açıldı üstelik hemen yanıbaşına! Deliğe baktığında annesinin güleç yüzünü gördü, içi ısındı birden. Annesine uzandı. Annesi tek bir hamlede çekip aldı karanlıktan.

-"Olanların farkında mısın oğlum?"
-"Neler oluyor anne?"
-"Bir şeyler ters gidiyor, ve sanırım sen de artık kısa bir zaman sonra yanıma geleceksin."
Annesi son cümlesini söylerken hiç üzgün gelmedi gözüne, hatta sanki yüzü biraz çarpıklaşmıştı. Daha neler olduğunu kavrayamadan içinde bulundukları ufak dünya yıkılmaya başladı. Annesi kafasına inen koca bir beton bloğunca parçalandığında Mithat nedense üzüntü yerine tiksinti hissetti. Gözüne bir böcek gibi gelmişti o an annesi. Çevresine bakındığında eğer bir şeyler yapmazsa sonunun annesi gibi olacağının farkına vardı. Sonra kara bir deliğin varlığını farketti. Delik geldiği yer olmalıydı, oraya geri gitmeyi hiç istemezdi ama annesi gibi ezilen bir böcek olmaktansa karanlığı tercih etti.

Delikten geçip boşluğuna geri döndüğünde ne kadar da yorgun olduğunu tekrar farketti. Oturup biraz dinlenmeliyim diye geçirdi içinden. Sonra gençliğinin uzaklardan ona göz kırptığını gördü. Ona gitme çabasının gereksiz olduğunu geçirdi aklından. "Kal orada geberesice!" dedi içinden, tam o sırada garip bir şey oldu ve gençliği ışıktan karanlığa atlayı verdi. Koşar adım yaşlı adamın yanına geldi, adam şaşkındı.

-"Sesleri dinle aptal bunak!"
-"Ne kadar da kabasın, yaşlı bir adamla böyle konuşulur mu?"
-"Konuşmalarımın hiç bir önemi yok, sesleri dinle! Seni ölüme terkedecekler."

Gençliğinin bu sözleri onu nedense birden çarpı verdi. Yaşlı adam kulaklarını dört açıp duymaya çalıştı.
Birinci ses; "Lanet olası bunak beyninde kayboldu. Birazdan komaya girecek."
İkinci ses; "Şu serotonin pompasını kontrol etmeyi akıl etseydiniz bunlar olmazdı!"
Üçüncü ses; "Lanet pompada sorun yoktu, suçu bana atmaya çalışırsanız yediğiniz haltları ötmekte sakınca görmem!"
Birinci ses; "Ortada suç falan yok! Bu lanet ihtiyar geberip gittiğinde onu bir çöp poşetine koyacağız ve bir yerlere atacağız. Hiçbirimiz şirketi ya da kendini thlikeye atmak istemez değil mi?"
İkinci ses; "Off bu iğrenç bir şey adamım. . ."

Birden sesler kesildi, yaşlı adam kalbinde bir sancıma hissetti, dizleri titredi, bedeni devrilmek ister gibiydi ama o direndi. Gençliğine baktı;

-"Sanırım direnmeyeceğim."
-"Ben de direnmezdim, haklısın. Ne yaşadık ki, yarından ne bekleyelim...

Adem

Eminönüden yukarı cağaloğlu yokuşu vardır, onu tırmanıp da, tramvay yoluna varınca hemen solda koca altınbaş binası. İşte o altınbaş binasının önüne tüner adem akşam yedi - sekiz gibi.


Sarı kafası, küçükcük ayakkabısız, kirli ayakları, ve tüm fırlamalıklarıyla köşenin ruhudur dört yaşındaki bu velet. Gelip geçenler pek bilmez ama, çevre esnafı resmen sevdalıdır bu zırtoya. Anışlar hep, "fırlama Adem", "piç Adem", çok afedersiniz, "orospu çocuğu Adem" türünde şeylerdir.


Yanlış anlaşılma olmasın, nasıl bir komediyene çok gülünce, "orospu çocuğu kopardı yaaa" gibisinden laflar ediyorsak, Ademinki de öyle bir orospu çocukluğu. Bu veletle benim ilk tanışıklığım çok traji komik, bu velete bir "allah" kelimesi öğretilmiş, bir de tonla küfür. Yaklaşık bir sene önce kadar bezgince işe giderken garip bir söylem çalındı kulaşıma, çok afedersiniz bu velet oturmuş her zamanki köşesine, Allahını bilmem nabayım, Allahını bilmem nabayım diye bağırıyor! Herkes ayıplasa da, kendini tutabilen de yok gören-duyan atıyor kendini yere kahkahalara boğuluyor.


Adem`de piçlik bir değil ki, dedim ya köşemizin neşesi bu fırlama. Sigara içesim geldiğinde hemen koşuyorum ademin yanına akşamları. Her gidişimde bir bomba patlatıyor adem, ya bir turist gaspediyor, ya birine ana avrat düz gidiyor! Geçen gene Ademle muhabbetteyiz, beni polis sanıyor kerata da bana pek küfredemiyor. Bir amca yanaştı bunun yanına, elli kuruş mu, yirmi beş kuruş mu ne verdi göremedim. Ademin aynen repliği; "amja bu olmas amja, sen bunu al, bana bir milyon ver.", "amja" çaresiz veriyor birliği ama amja da ben de kahkahalar atıyoruz. Pezevenk sanki mal satmış da, para beğenmiyor, bir de iş adamı edasında!


Konumuz Adem ya, onla ilgili bir kaç anı daha lazım gelir; Sokaklardadan teneke kutuları toplayan adamlardan biri, hata etmiş de Ademin 20 metre ilerinide çuvalını yere salmış! Deparı görecektiniz a dostlar, kaptı adamın çuvalını bir kaçışı var ki! Adam noluyo lan derken daha Adem elli metre fark attı, turistler, bizler yerdeyiz tabi. E ne yapsın teneke kutucu adam, kovaladı tabi ademi. Yakalayınca da, şimdi seni atıyım mı lan çuvala dedi, yanıt çok net; "Ananı şikerim senin." teneke kutucu adam ve herkes gene yerlerdeyiz.


Aaaah fırlama Adem, piç Adem, çok afedersiniz orospu çocuğu Adem! Yine bir Adem gezisin deyim, o asla sorulara cevap vermez, hep sorular sorar, dilini anlamazsınız "ha? hu?" dersiniz, erinmez cevabı alana kadar sorar! Neyse başladık bunla muhabbete, konu telsizim;
- "Bunu atsan patla mı?"
- "Patlar adem."
- "Yeri de yaka mı?"
- "Yakar Adem."
- "Beni de yaka mı?"
- "Yakar Adem."
- "Seni de yaka mı?"
- "Yakmaz Adem, beni tanır beni yakmaz."
- "Bunda saat va mı?"
- "Var Adem."
- "Şaat on iki oldu mu?"
Son sorusu nedense bana bir burukmuş gibi geldi ademim, tam kurcalayacakken bir turist geldi iki elinde tatlı. Birini uzatti Adem`e, ama Adem yılların çakalı!(maksimum 4 yaşında velet) diğerine de uzandı! Vermedi tabi turist kaçtı gitti. Adem aldığı tatlıya baktı, ı-ıh Adem ful! Zaten sabahtan beri yemediği tatlı türü kalmamış.
- "Bunu şen ye."
- "Olmaz Adem saol."
- "Şen yeee."
Tam o sırada telsizimden anons geçiyor, "Okan bey resepsiyon!" koşarak ayrılıyorum Ademden, birazdan içeceğim sigaraya dek!

Bir saat daha geçiyor ve gidiyorum Ademime, bir piçlik yapar eğlenirim diye. Yamacına vardığım "şaat on iki oldu mu?" diyor yine. Allah Allah on iki nesi? "Şenin evin var mı?", aaaaah diyorum, "Şen eve kaçta gidooon?". Aaaaah Adem! Canım Adem, ölürüm sana Adem! Saat on iki olucakmış da, eve gidecekmiş. Oğlum ölürüm sana, seni köpek gibi sokaklarda süründürenleri de öldürürüm!
O kadar da pembe değilmiş Adem`in dünyası, on iki olsunmuş! Dört yaşındaki çocuk işçi Adem.(dilenci Adem)

Dünyanın başka bir köşesinde, olayla alakasız donan adam

Parkta şuursuzca koşturmaktaydı. Ara ara arkasına bakıyor, peşindekileri kontrol ediyordu. Dalağı sızlamaya başlamıştı, sanırım daha fazla dayanamayacaktı. Sırtında bir acı patlaması oldu. Birden sağ tarafa yığıldı. Etraftaki insanlar çığlık atıp kaçışıyordu. Bir kaç saniye sonra polsiler tepesine bindi. Ateş etmişlerdi, gözleri kararıyordu şimdi yavaş yavaş. Polis arabasının camından içeri penisine taktığı donutu uzatmak ile ne kadar büyük bir hata yaptığını o an farketmişti. Bu adamların hiç bir acıması yoktu. Etraf buğulanırken gözüne birşey takıldı. Gökyüzünde bir kuş donup kalmıştı adeta. Derken dünyanın başka bir yerinde, olayla tamamen alakasız bir adam donup kalmış. Kamera yavaş yavaş yukarı çekilirken adamın, çalıların arkasında sıçtığını görüyoruz.



Günlerden pazar günüydü. Hava güneşliydi, dışarıda gezmek için mükemmel bir gün. Fikri her zamanki paltosunu giymiş, havasın sıcaklığını umursamazcasına geziyordu. Çünkü bu onun uğurlu paltosuydu. Kızları kendisine çektiğini düşünüyordu. Arkadaşlarıda bu düşünceye katılmıyor değildi hani. Fikri ne zaman dışarıya o palto ile çıksa, çok güzel kızlar yanına gelip sırnaşmıştı hep. O günde havanın sıcaklığını umursamadan sırtında paltosu, takım elbisesi ile yürüyüşe çıkmıştı. Aslında o takım elbise giymeyi sevmemişti hiç, ama işi gereği alışmıştı takım elbiseye. Sahilde yürürken çingene yanaştı "abim be falına bakayım be abim, hanımkızımıza bir gül al be abim, bi çorba parası atasan be" diye yapıştı fikriye. Gördü tabi jilet gibi giyinmiş, kesin kızla buluşmaya gidiyor diye yapıştı adama. Onun derdide akşam evine ekmek götürebilmek aslında. Fikri çingene ablaya baktı "malesef biz kız arkadaşım yok ve falada inanmıyorum kusura bakma" dedi. dedi demesine ama tam o sırada yanlarından geçen sarışın kız ile göz göze geldiler ve fikrinin söylediklerine kulak misafiri oldu kız. Biraz düşündü, bir gül aldı ve kızın peşinden gitti. Gözleri adeta parlayarak kıza uzattı gülü Fikri. "Ne kadar güzelsiniz hanımefendi, yanlış anlamazsanız bu çiçeği alırmıydınız acaba ? Böyle güzel şeyleri sizin gibi güzel kadınlara vermeli" Kız Fikriyi baştan aşşağı süzdü, gözlerinin içine baktı " çok naziksiniz beyefendi, keşke teke gibi ter kokmuyorda olsaydınız. Belki akşam yemek yemeğe dahi çıkardık" dedi ve suratın muzik bir gülümseme ile ordan ayrıldı. Fikriyi ateş basmıştı adeta. Bu sıcak günde kızları etkileyeceğim diye takım elbise ve üzerine yün paltoyu giyince leş gibi terlemişti. Etraftaki kızlara ağzı beş karış açık bakarken bunu farketmemişti bir türlü. Şimdi utancından pancar gibi olmuştu sinirinden gözleri kararmıştı. Yerin dibine batıyordu adeta. Fikri başını öne eğip tam geri dönerken dünyanın bambaşka bir yerinde, olayla tamamen alakasız bir adam olduğu yerde dondu. Gözünden bir damla yaş süzülüyordu. Kamera yavaş yavaş uzaklaşırken adamın basur ameliyatında olduğunu görüyoruz...

Gün batımından, Şafağa (1)

26 Kasım 2009, Saat: 04:48

Üstü başı kan içinde olan adam soluk soluğa sokaklarda koşturuyordu. Arkasına bakmamacasına, durmamacasına... Elbiselerindeki ve suratındaki kanların kendisine ait olmayışının bir sebebi var mıydı bu kaçışta, belki de vardı. Ancak bu, başka bir zamanın konusu. Biz şimdilik biraz daha erkene gidelim.

25 Kasım 2009, Saat: 06:55

Telefonun alarmı her pazartesi olduğu gibi, onu yine yeni güne uyandırmak üzere çalmaya başladı. Yorganı bir kenara itti, bacaklarını yataktan sallandırdı. Ayakları kapalı gözlerinin yerine geçti ve terlikleri birkaç yoklama sonucunda yakaladı. Artık gözler biraz aralanmıştı ama görüş hala pusluydu. Sallanarak banyoya gitti, yüzünü yıkadı; artık görüş biraz daha düzelmişti ancak hala tam ayılamamıştı.
Bilgisayarını açtı; maillerini kontrol etti, uyanmaya yardımcı olacak bir müzik açtı ve mutfağa doğru yollandı. Mutfağa vardığında aç olmadığını hissetti ki aç değilken bir şeyler yemekten nefret ederdi. Sadece bir bardak su içti ve odasına geri yollandı. Her zaman bir gece öncesinden ertesi gün ne giyeceğine karar verirdi, özellikle anlamlar yüklediği günlerde...
En sevdiği tişörtünü giydi ki bunlardan birkaç tane vardı; en sevdiklerinin en temizini demek daha doğru olur sanki. Yine en sevdiği (!) gömleklerinden birini giydi, kot pantolonunu da geçirdi. Sırada çoraplar vardı, onlar da hallolduktan sonra çantaya o sırada okuduğu kitabını koydu -kitapsız evden çıkılmazdı- mp3 çalarını attı, bir de not almak için defter, her şey tamamdı. Antrede ayakkabılarını giydi, kabanı bir koluna aldı. Anahtarı da aldıktan sonra çanta tek omuzda yavaşça çekti kapıyı. Kapıdan her çıktığında yaptığı gibi ceplerini kontrol etti, telefon ve cüzdan eksikti. "Bir gün de almasam bunları ne olacak ki?", diye geçirdi içinden ama tabi ki bunlar yanında olmazsa dünyanın sonu gelebilirdi. Eve geri girdi, ayakkabılarını çıkarmadan odasına girdi ve unuttuklarını aldı, yine sessizce kapıyı çekti ve bu sefer kesin olarak gitti.

***

Benim de söyleyeceklerim var!

Belki kopyacılık, belki özentilik gibi duruyor ve hatta buram buram kokuyor ama buna edebiyatta esinlenme diyorlar. Yerseniz tabi. Neyse.
Belki Gocu kadar komik olamayabilirim, onun kadar yakışıklı da olmayabilirim (kesin ondan daha yakışıklıyım), ağzım laf yapmıyor olabilir... Ama zaten benim Gocu'nun tahtına oturmak gibi bir niyetim yok, adam kalkmıyo zaten yapışmış oraya. Zirvede bırak diyorum laftan da anlamıyor.
Neyse, o değil de, meraba lan! Benim de söyleyeceklerim var.
Valla.

MERAK (1)

Ağzında iğrenç bir tatla uyandı. Sabahları nefretle uyanmasını sağlayan iğrenç sesli çalar saate bakıp küfür etti.Kahvesini dahi içemeden yola koyuldu, trafik keşmekeşi üstüne bir de şu zindan gibi hava eklenmişti. Hep böyleydi bu şehir, güzel günleri insanlara sayıyla verirdi… Bir kez daha hayattan nefret ettiğini anladı. Anlardı mütemadiyen ama anlatamazdı. C-107 yine geç kalmıştı. ‘Of sam yine karınla mı kavga ettin kılıbık ibiş’ diye düşündü. Mecbur taksiye binecekti. Sıkışık trafik ve sıkıcı bir yolculuktan sonra kendini ofise attı. ‘Selamın aleyküm genşler !’ dediğini duydu çaycının… ‘genş’ neydi abii ? Genç o genç (!) onun o koca kafasını duvara sürtmek istemişti lakin götü yememişti. Bunu kendine itiraf etmekten kaçınır bir halde çaycı josh’tan bir kahve istedi ve kendini masasına attı.

Karşısında her zamanki gibi marianne oturuyordu. Yine aklında bu kadınla ilgili o şüpheleri geçti; yok hayır şimdi sırası değildi.

Jimmy her zamanki yavşaklığı ile ofise dalmıştı, aslında biraz maçası sıksa jimmy’yi de dövecekti ama… ama götü yemiyordu olay bu! Aslında iş bunu kendine itiraf etmekti. Nitekim 1.65 boy 52 kilo bir adamın ivan drago’ya özenip tek yumrukta jimmy’i yere sermesi olağan dışıydı. Aslında çaksa bir tane ardında ‘if he dies he dies’ dese ne şekli olurdu amına koyayımdı.

Saat öğle tatiline yaklaşıyordu, ne yesem ki diye düşündü. Yarak amına koyayım diye cevapladı...

Marianne’e baktı, lan acaba? Dedi. Marianne ‘ ne var sikik’ bakışını çiviledi onun üzerine… Artık dayanamıyordu kafasındaki bu şüphe bitmeliydi, bu öğle tatilinde veya iş çıkışında gidip delikanlı gibi soracaktı. Terslerse de terslesin lan ! dedi böyle sünepe yaşanır mıydı?

Bay Dimitar Vdjevic içeri girdi. Birden bu adama hayran olduğunun farkına vardı, pengueni andıran fiziği beyaz teni kıpkırmızı ve her daim pişmiş kelle gibi sırıtan şu yüzü… Bay Dimitara hayran olmayan adamın rektumundan şırıngasız kan çekerim bee demek geldi içinden. Öyle ya en güç zamanında Bay Dimitar onu işe almış ve büyük bir müşkülünü halletmişti.

Bat Dimitar boğazını temizledi, belli ki önemli bir duyuru yapacaktı… Birden jimmy’ye döndü kızıl saçları ve beyaz suratı üzerindeki çilleri ne kadar iğrençti ve yine her zamanki yavşak sırıtışı ile Bay Dimitar’a bakıp sırıtıyordu. Sol gözünün seğirmeye başladığını hissetti ve tekrar Bay Dimitar’a döndü;

-Arkadaşlar, çalışmalarınızdan memnunum fakat malum kriz var, kimseyi işten çıkartmak istemiyorum bu sebepten hepinizden üst performans bekliyorum. Bu arada çaycı josh bana aranızdan birkaç kişinin ödeme yapmadığından söz etti lütfen onlar ödemelerini yapsın, o adamınki de can! Başka sorusu olan? Diyerek sözlerini noktalarken Jimmy söze atladı.

- Bay Vdjevic ? saat kaç acaba?

Espri yaptığını zannetmişti geri zekalı, artık daha fazla tahammül edemezdi… bu çok tutulmuş sidik renkli saçları olan göt oğlanı bir keresinde de Bay Dimitarın şişko olduğunu ima etmiş, Hulusi Kentmen ile doğru orantılı bir mizaca sahip Bay Dimitar ise ses çıkartmamıştı.

- Senin tahtanı sikerim lan orospu çocuğu düzgün konuş! Diyerek ayağa kalktı ve jimmy’nin üzerine hamle yaptı. Jimmy ve ofisteki herkes donup kalmıştı, ondan böyle bir hareket beklemiyorlardı bu kadar sünepe bir insan böyle bir hareketi nasıl yapabilirdi?

***

Kendine geldiğinde ‘oha hacı naptım lan ben’ diye düşünmekten kendini alamadı. Az önce jimmy’e posta koymuş ve Jimmy çük gibi kala kalmıştı. Bu arada kendisini tutan Senegal göçmeni Ali Lukunku’yu fark etti. Ayıdan dönme şerefsiz diye düşündü. Çaktırmamak için ''bırakın lan beni anasını avradını sikcem o ibişin'' tarzı nidalarla jimmy’e bağrıyordu. Bay Dimitar şoktaydı herkes gibi. Ali; tamam usta siktir et bulaşma ite köpeğe diye çekiştirirken bu gün bana karada ölüm yok diye düşündü. Artık bu gazla marianne ile de konuşabilirdi.

***
Jimmy ofisten kaçar adım, çıkmıştı zaten öğle tatili de yaklaşıyordu.
Ali; bu sinirle seni salmayalım hacı, buraya söyleyelim dedi.
Olur aga! Diye yanıtladı. Göz ucuyla marianne’e baktı, korkmuştu. Korkunca daha da güzeldi sanki. Kafasındaki şüpheler olmasaydı belki âşık bile olabilirdi. Marianne, ona baktığını fark etmiş olacak ki kendisini inceden kesmeye başlamıştı. ''İyi misin?'' Diye sorar gibiydi marianne…

Ali, marianne ve kendisi kalmıştı birtek ofiste.

(devam edecek)