11 Aralık 2009 Cuma

Korkunç Bir Gece (1)

O gece evde yalnız kalacaktım. Ev halkı şehir dışına çıkmış, geride bir tek ben kalmıştım. "Dışarı çıkaydın ya a susak" dediğinizi duyar gibiyim. Bir gidin, biz de biliyoruz ama yollar kapalıydı. Belediyenin 25 derece sıcaklıkta hiçbir şey yağmamasına rağmen yolları kapaması ilginç ve ürkütücüydü. "N'oluyoruz lan!" diye tırsmıştım. Ancak kararlıydım, tırstığımı kendime çaktırmayacaktım. "Amaan ne güzel işte yalnızım, istediğimi yaparım." diye kendimi avutmaya çalıştım. Gecenin ilerleyen saatlerinde başıma geleceklerden habersizdim...

---

Dur madem yapacak şey yok, koltuk örtülerini düzelteyim demiştim kendi kendime. Bu arada saatten, şiddeti sürekli artan tik-tak-tik-tak sesleri yükseliyordu. Yavaş çekimde saate baktım, baktığımda tam olarak 12:00 olmuştu. Akrep, yelkovan ve saniye kolları üstüste bindiğinde çıkan tik sesi öylesine yüksekti ki, kulaklarımı tıkama ihtiyacı duydum. "Hassiktir, noluyo oğlum?!" derken saçlarım uçuşmaya başladı. Ve birdenbire televizyon açıldı. Ekran maviydi. Odanın içi masmavi olmuştu. Saçlarım uçuşmaya devam ediyordu. Vuuvhuuv. rüzgar aynen böyle uğulduyordu. Sonra kesif bir koku rüzgarla birlikte tüm odayı kaplamıştı. Snff snff. Len len! Altıma yapmıştım. Öyle bir ortamda kim olsa aynı şeyi yapardı diye kendimi rahatlattım. Rahatlama işini fazla abartmış olmalıyım ki dönüp bir de eserime baktım. Güzel, Van Dyck Kahverengisi. Bugüne kadar elde ettiğim en iyi kahverengiydi. O an özgüvenimi geri kazandım ve tırsmayı kestim. Nereden esiyor bu kadar, diye sağa sola bakınmaya başladım. Hay allah, balkon kapısını kapamayı unutmuştum. Kendi salaklığıma gülerek gittim ve kapadım. Televizyona da hafifçe bir yumruk atınca kendi kendine kapandı. Yıllardır durup dururken açılırdı o. Saat ise benden 3 yaş büyüktü ve artık çalışırken gıcırdaması kaçınılmazdı. Korkacak bir şey kalmamıştı.

Koltuk örtülerini düzeltmeye devam ettim. Bir türlü düzelmiyorlardı lanet olasıcalar. Onlara çok sinirlenmiş ve aduket marifetlerimi üzerlerinde uygulamaya başlamıştım. Gardlarını alıp burnuma burnuma toz kaldırdılar. Tozla birlikte hapşırdım haliyle. Sonra cebimden bir selpak çıkartıp burnumu sildim. Gene eserime baktım. İşte şimdi gerçekten hassiktirdi! Eserim Galaksi Yeşili'ydi. Yıllardır elde etmeye çalıştığım bir diğer rengi de bu esrarengiz gecede elde etmiştim. Keyfim öylesine yerindeydi ki, akreple yelkovandan Şahin K çıksa vız gelirdi. Bu espriyi yaptıktan sonra "Len yoksa?" diye şüpheyle bir kez daha saate baktım. Saat 12:25 olmuştu. Haha, akrep ve yelkovan öylece ilerliyorlardı. Sakindim.

Geriye bir tek, tekli koltuğun örtüsü kalmıştı. Nedense bir anda çok neşelendim ve la la la dan başka hiçbir sözü olmayan hafif hüzünlü bir çocuk şarkısı söylemeye başladım. Şarkının ritmini sürekli düşürüyordum, gitgide daha yavaş bir şarkıya dönüşüyordu. Ve yavaşladıkça sesim kalınlaşıyordu. Sesim kalınlaştıkça da yankı yapıyordu. Sonra gene televizyon açıldı. Gene mavi ekranla karşı karşıya geldim. Eeh ama yettin, diye terliğimi kaptığım gibi fırlatmaya yeltenirken elektrikler kesildi. Televizyon kapanmamıştı! La la la şarkısını kesip Kelime-i Şahadet getirmeye başladım. Ama bir saniye, birisi benim bıraktığım yerden la la la demeye devam ediyordu. Arkamı döndüm. Aynayla karşı karşıya gelmiştim. Suratım masmaviydi. "Korkmamalıyım, hiçbir şey yok, gaipten sesler duyuyorum, geçecek." diyordum kendi kendime. Sonra kolumu aşağı yukarı hareket ettirdim, aynadaki yansımamda bir anormallik yoktu. Saate baktım, 12:31 olmuştu. Akreple yelkovan hala yerindeydi. Tamam işte oğlum, tırsmaya lüzum yok, gidip şu sigortaları kontrol edeyim düşüncesiyle sağa doğru bir adım attım. Ben adım atınca aynadaki yansımamın da bir adım atması gerekirdi. Ancak... Laan! Aynada sabittim! Ya allah bismillahtı. Aynadaki ben la la la şarkısını söylemeye devam ediyordu. Sonra oda yavaşça aydınlandı, aynadaki canlı başka bir şeye dönüşüyordu. Kırmızı fırfırlı bir mini etek, mavi gözler, sarı iki yandan toplanmış saçlar, lolipop, kırmızı allık. La la la diye şarkı söyleyen canlı Gocu'ya dönüşmüştü!


-Gene ne işin var burda, bu ne hal?!
-Liseli oldum ben. Oyunculuğa soyundum. Hatta az sonra gerçekten soyunucam. Şahin abi yüziyim geliyim dedi.
-Niye yapıyosun bunu, niye!?
-Ekmek parası lan, napsaydım.
-Seni bu hayattan kurtarıcam. Gel, bu taraftan.


Balkondan sarı bornozuyla Şahin K girdi. "Bi yüzdüm geldim bacım." dedi. Bornozu çıkarmak üzere kemerini çözmeye başladı...

4 Aralık 2009 Cuma

Dış Yavşaklar Ya Da Yazamayacağımızı Sandılar

Bir takım dış mihrak, sanmıştı ki komikliğimizin, enteresanlığımızın ve hatta seksiliğimizin sonu gelmişti! İşimiz gücümüz var anuna koim, sizi mi eğlendiricez diyemedim, oturdum laflar hazırladım;
- Senin sesin daha çok çıkıyor, çünkü sen yavşaksın!

Bitti. . .
(Gideyim de, ekmek parası kazanayım.)

1 Aralık 2009 Salı

Gün batımından, Şafağa (3)

25 Kasın 2009, 08:05

Bir durak sonra otobüse hayatında gördüğü en güzel kadınlardan biri bindi. Kadın ücreti ödedikten sonra otobüste ilerledi, onun oturduğu yere kadar geldi. Muhtemelen oturacağı yere karar vermeye çalışıyordu. Tam o sırada otobüsün aniden hızlanmasıyla kadın neredeyse kucağına düştü ve yanına oturuverdi.
- Kusura bakmayın, size bir şey olmadı umarım?
- Bir şeyim yok, merak etmeyin.
- Eh, buraya oturmam gerekiyormuş heralde.
- Galiba.
Dedi gülümseyerek ve kafasını dışarıya doğru çevirdi. Bi süre sonra fark etti ki kadın hala oturuşunu düzeltmemişti, vücutları yakın temas halindeydi. Garibine gitti ama bozuntuya vermedi, her gün böyle güzel bir kadınla yan yana gelmiyordu. Parfümünün kokusu geldi ardından, baş döndürücü bir güzellikteydi.
Otobüs ilerlemeye devam ediyordu. Derken, kadın ondan kağıt ve kalem istedi. Çantasından kalemini ve defterini çıkartıp verdi, defteri iade ettiğinide sayfanında üstüne "Beni beğendin mi?", yazıyordu. Gözleri fal taşı gibi açıldı. Kekeledi:
- Ne... Ne demek beğendin mi?
- Otobüse bindiğim anda gözlerin bana takıldı, gördüm. Evime yaklaşıyoruz. Birkaç durak sonra ineceğim. İstersen beraber çok güzel saatler geçirebiliriz seninle...
- Öhöm. Çok sağolun ancak teklifinizi kabul edemeyeceğim. Bunu reddettiğime kendim bile inanamıyorum ama teşekkürler, ben almayayım.
Kadının sesi bir anda sertleşti:
- Demek gideceğin ye bu kadar önemli ha? Peki, sen bilirsin.
Sonra bir anda şehvetle adamın bacağını kavradı ve en yumuşak sesiyle kulağına fısıldadı:
- Bu son şansın, otobüs birazdan duracak. Gerçekten beni red mi edeceksin?
Adam yutkunarak cevap verdi:
- Evet, sanırım.
Kadın tırnaklarını adamın bacağına geçiriverdi ve o anda otobüs durdu, kadın çabucak aşağıya indi.
Adam çok şaşkındı, "Nedir bu, neden kimse benim bu otobüste olmamı istemiyor?", diye düşündü.
Dışarıya baktığında kadını durakta o yaşlı adamla beraber gördü ve şaşkınlığı biraz daha arttı. Konuştuklarını duymuyordu ama yaşlı adamın kadına çok kızgın olduğu belliydi. Otobüs devam etti.

Gözlerini açtığında trafik sıkışmıştı, korna sesleri geliyordu kulaklarına...

***

27 Kasım 2009 Cuma

Kara Kaçan

90 ya da 91 senesinin kurban bayramı olmalı. Küçücük paytak bir erkek çocuğu ben, o gün, o kara tüylü şeyi gördüğümde çok sevinmiştim. O sıra Sabri Alışık'ın, Ali baba ve kırk haramiler filminde eşek görmemden mütevellit, gelen kara yamalı koçu eşek sanmıştım. Bu eşek sanışım büyüklerin çok hoşuna gitti, çok güldüler, anlamadım nesi komikti. Sonra benim kara yamalı koçum bir kaç sefer kaçmayı deneyince, e ben de O'nu eşek sanmıştım zaten, kara kaçan adını aldı. Allah'ım ismi, cismi, çok güzel! O'na bakarken mutluluktan ölebilirdim.

Kara kaçan uslu durmadığından, ve sürekli ortalığı velveleye verdiğinden, bir komşu kadın onu bağlamayı teklif etti. O angut kadın çok iyi bir teknik bilirmiş hesapta. Bağladılar Kara kaçan'ımı. Yanından ayrılındıktan kısa bir süre sonra iplerine dolanıp boğmuş kendini Kara kaçan'ım, intihar çözüm değildi be güzel koçum.

Çok üzülmüştüm. Bu gün olsa üzülmem heralde, gırtlağını bir bıçağın parçalamasındansa, kendi boynuna ipi geçirmesi daha iyidir heralde. Kara kaçan'ın talihinin aslında iyi olduğunu öğrenmemse, yerine getirilen diğer koça denk gelir. Yeni gelenle gönül bağı kuracak kadar vaktimiz olmadı. Daha geldiği gibi üç ayağını bağlayıp devirdiler O'nu yere. Tek ayağı boşta durmalıymış ki, hayvan debelenip kanını dışarı atabilsin. Dualar okudular, anlamadım başta. Sonra bir bıçak bilendi, komşumuz Faik amca bıçağın üstüne tükürüp besmele çekti ve dayadı o güzel boğaza bileyli bıçağı!

Olanları sonuna kadar izledim. O ölen "beeeee"lerini dinledim masum koçun. Ağlamadım, gülmedim. Etini oturup yemedim. Uzun zaman düşündüm, o masum bakan koç, gırtlaklanmak için ne yapmış olabilirdi? Hiç bir şey. Sadece tanrılar kurban istiyordu.

21 Kasım 2009 Cumartesi

Yıkım ya da Yazamıyordum Serisinin Allah Belasını Versin

Uzun uğraşlarımın meyvesini alacağım gün gelmişti. O'nu ikna etmiştim, ya da zaten buralarda olacaktıdan mütevellit benle buluşmayı kabul etmişti. Nasıl olmuş olursa olsun, altın fırsat avuçlarımdaydı! Ancak atladığım koca bir kara delik mevcuttu, o koca kara delik bu yavşak blog'tu!

O beni okurdu, beni okurdudan sonra bizi okur oldu. Diğer yavşakları uyarmıştım, "Oğlum yapmayın 'club' falan geyikleriyle bizi bitirmeyin" dediydim! Dinlemediler, beni kendi ellerimle verdiğim yöneticilik yetkileriyle kovmakla tehtid ettiler! Neyse lan bir şey olmaz heralde dedimse de olurmuş lan!

Gün gelip o'nla kadehleri tokuşturduğumuzda bir şekilde konu bloğa geldiğinde sanki çok önemsiz, benim için sıradan bir şeymiş gibi havalı havalı "amaaan blog işte yeeaaa nolcak." deyip geçtim. Bir şekilde muhabbet bize geldi, el eli tuttu! Süper anbians yakalandı, tam gözlerimi hafif şehla yapıp yüzümü yüzüne yanaştırdım ki, ellerini iki yana açıp sallayarak "kon, kon, kon bu aşka kon!" şarkısını söylemeye başladı! Neler olduğunu anlamam kısa bir süre aldı. Evet kon kon dansı yapan beni okumuş, ve şu duygunun doruğu anda aklına getirmişti! O çok gülüp eğlense de oturdu lan böhrüme!

"Ya nabıyım, yazı birden aklıma geliverdi." dedi. Bir süre sessiz kaldım, havalı çocuk gibi triplere girdim. Sonra Erol Evgin'den "O gül dudaklarını, öpeyim öpeyim öpeyim." adlı şarkı çalınca gene fırsat doğru bana! Gözlerimi gene şehla eyleyip yanaştırdım yüzümü yüzüne. Dudaklarımızın değdiği anda bir şey mırıldandığını farkettim; "kon, kon, kon bu aşka kon!".

Ağlayarak kaçmaya başladım ki ordan ayağım kaydı ve bir çamur birikintisine düştüm! Geldi kaldırdı beni çamurdan, "Lan ne zırlak çıktın heee bir şaka yapılmıyor sana da." dedi ve yerime oturttu. "Şşşş ağlama lan koca adamsın, yakışıyor mu?" dedi ki, ben gene kalkıp koşmaya başlayacak oldum. Başlayacak oldum keza başlayamadım. Ayağa fırladığım anda çelme taktı ve yere yapıştım.

Ne şanssız gündü lan! Bu yazıyı da okuyacak, ki yazının yazılacağından ona bahsetmiştim. Güldü sadece. Ben dönüp götümü giderken fonda "kon, kon, kon bu aşka kon!" çalıyordu.

Allah belanı versin Yazamıyordum serisi!

20 Kasım 2009 Cuma

Feysfuk

Evet. İyice dellenmiştim bu konuda. Her gün yeni bir aplikeyşın ile karşıma çıkıyordu bu illet. Bir gün akvaryum yapmaca ile başka gün tarladaki çiftçi ile başka bir gün kahvehane ile ete kemiğe bürünüp uykularıma giriyordu. Ve benim bu gidişe bir dur demem gerekiyordu. Son gördüğüm göt elleme aplikeyşını bardağı taşıran son damla olmuştu. Gençliğimi feysfuk karşısında bu bunun götünü ellemiş, bu buna tükürüp kaçmış şu yeni bir akvaryum aldı, beriki sana parmak attı gibi şeyler ile yemeyecektim. Dışarı çıkıp gezecek, çiftçiyle görüşecek, tarlanın o has toprak kokusunu fiziken yaşayacaktım. Kafe ye gidip kahvemi kendim içecektim. Akvaryum alıp gerçek balıklarımı besleyecektim ve en önemlisi kimse falıma bakmak için bana istek yollamayacak beni pokelemeyecekti.

Ayarlara girdim, hesabımı dondur dedim. Emin misin diye sordu. Evet eminim hayatımdan çıkmanı istiyorum artık diye cevap verdim bende. Bak olm sonra pişman olursun diye iyice yüzsüzlüğe vurdu. Direncimi kırmaya çalışıyordu ama nafile. Lan bas git iptal et hesabımı dedim. Peki dedi ve beni bambaşka bir sayfaya yönlendirdi. En sevdiğim kişilerin resimlerini boy boy sıralamıştı! Üstelik bu resimler çoğunda birlikte çektirdiğimiz resimlerdi! Şimdiye kadar yaptıkları yetmezmiş gibi birde duygu sömürüsü yapıyordu! Cumali seni özleyecek yazıyordu, Fikri hasretinle ölecek, Ayşe seni çok arayacak buralarda ve bu gibi tam üç yüz bilmem kaç arkadaşını senden habersiz bırakacaksın buna vicdanın el veriyor mu diye soruyordu şerefsiz. O resimleri görüp anıları tekrar tekrar yaşayınca elim titredi birden. Bir yandan lan ben ne yapıyorum diyordum bir yandan da hesabımı kapatmak için evet düğmesine ulaşmaya çalışıyordum. Alnımda ter damlacıkları birikmişti. Bu yaptığı resmen şerefsizlikti! Kim demiş sanal zeka yok diye! Bu düpedüz sanal zekâdır ve bizi alt etmenin yollarını yavaş yavaş öğrenmişler. Yaklaşık kırk beş dakika cebelleştikten sonra evet eminim mına koyim butonuna tıklayabildim. başka bir sayfaya attı, yandaki kutucuktaki harfleri yazmamı istiyordu. Alakasız harfler birbiri içine girmiş, okunmuyordu ve anlamsızdılar. Mantık yürütmemiz bile olanaksızdı. Ama bir aplikeyşını onaylarken böyle şeyler ile karşılaşmıyorduk hiç. Yaklaşık yüz ellinci denememde iki ayrı kelimeyi doğru girebildim.

Benim dermanım kalmamış, ağzım beş karış açık hala monitöre bakmaktaydım ama bu fesyfuk denen iblis yılmamıştı, şimdide trip yapıyordu. Mutlu musun diye soruyordu. Bitirdin aramızdaki her şeyi. Huzurlu uyuyabilecek misin gibi soruları peşi sıra soruyor psikolojik savaşa sürüklüyordu beni. Ne illet bir olguymuş bu feysfuk bilemedim önceleri. Şimdi şimdi varıyorum farkına. Duygusal kelimeleri de bitince pıstı kaldı tabiî ki. Benim ne fiziksel gücüm kalmıştı ne de psikolojik gücüm. Ama bu fesyfuk savaşını kazanan taraf ben olmuştum. Orada mail adresinizi ve şifrenizi bir daha girene kadar hesabınız kapatılmıştır yazısını görüyordum. Yüzümde gülümseyen ama yorgun bir ifade ile arkama yaslandım, firefox' umu kapattım ve bir sigara yaktım.

İçeride kendime kahve yapmaya gitmiştim ki üzerimde bir boşluk hissettiğimi fark ettim. Ne olduğuna anlam ararken bilgisayarın başına gelmiştim bile. Bi gireyim feysfukuma bakayım diye firefox' u açtım. Mail adresimi ve şifremi girdim. Karşıma çıkan pencere ne denli büyük bir hataya sürüklendiğimi gösteriyordu. Ağzım beş karış açık kalmıştı. Ekranda büyük harfler ile ben sana demedim mi gene gelirsin diye, şimdide ben almıyorum siktir git yazıyordu. Ve arka planda çalan Hayko Cepkin’ in seslendirdiği haliyle demedim mi ilahisi çalıyordu.

Bu yazı bütün bünyemi sarsmıştı. Odama sessizlik çökmüştü. Derken bir uğultu fark ettim ve bu uğultunun kaynağı da bizzat bendim. Farkında olmadan ayağında kundurayı mırıldanmaya başlamışım...

19 Kasım 2009 Perşembe

Gün batımından, Şafağa (2)

25 Kasım 2009, 07:45

Apartmandan çıktı, kabanını hala giymemişti. Buz gibi soğuğu iliklerinde zevkle hissettikten sonra sonunda kendini kabanın sıcaklığına teslim etti. Mp3 çaları açtı, kulaklıkları çözüp kulaklarına yerleştirdi ve play tuşuna bastı. İlerlerken kulağına bebek ağlaması sesi ve topuklu ayakkabı sesi geldi ki topuklu ayakkabı demek, iş kadını demekti. Etrafına bakındı ancak kimseyi göremeyince ufak bir şaşkınlığa uğradı. Sonunda fark etti ki sesler kulaklıktan geliyordu. Gülümsedi, yürümeye devam etti.
Otobüs durağında yaşlı bir amcadan başka kimse yoktu. Beraber otobüs beklemeye koyuldular. Her zamanki gibi beklenen otobüs gözükmemekte, hiç gereği olmayan otobüsler ardı ardına geçmekteydi. Bu arada sevmediği bir şarkı çalmaya başlamıştı, daha önce sildiğini zennettiği birkaç şarkı çıktı. Başka bir tane seçmeye dalmışken beklediği otobüs geldi ve gitti, arkasından baka kaldı ve küfrü bastı. Yanındaki adam tasvip etmez gözlerle ona bakıyordu, kafasını başka yöne çevirdi. Ancak adamın söyleyecekleri vardı, "Evladım ayıp değil mi, öyle konuşulur mu?" vs. gibisinden bir nutuk bekliyordu ama onun yerine şöyle bir konuşma geçti:
- O otobüse gerçekten binmek istiyor muydun?
- Hı? Nasıl yani, anlamadım...
- Gideceğin yer bu kadar önemli mi, şu anda o otobüste olmak ister miydin?
- Evet, okula gitmem gerekiyor. Geç kalırsam hoca derse almaz, ben de kalırım. Bu son şansım.
- O zaman bugün şanssız günün oğlum, o otobüse bineceksin ve binmemiş olmayı dileyeceksin.

Gözlerini açtığında otobüsteydi, kaçırdığı otobüsteydi. Yoksa hepsi bir rüya mıydı? Herhalde bol bol izlediği filmlerden dolayı böyle bir rüya görmüştü, sonuçta zamanında otobüse binmiş olmalıydı ve okuluna gidiyordu. Gerisi önemil değildi.

***

Hükmettin abi ya da yazamıyordum 6

Hükmettin abi, Anadolu'nun Ücra isimli kasabasında doğmuş, orada büyümüştü. 20 yaşına kadar koyundu tavuktu takılmış, sonra askerlik için İstanbul'a gelmişti. Şafak 5'ken İstanbul'un havasına suyuna iyice alıştığını fark etmiş, birkaç hafta sonra yapılacak olan Öss'ye girmeye karar vermişti. Show Tv Ana Haber Bülteni'ne ajitasyon konusu olan her Türk çoban genci gibi, o da koyunlar çiftleşirken arka planda 24 ciltlik Meydan Larousse hatmederdi. Öss'de bu bir nebze olsun işine yaramıştı. Gerçi tercihlerini gelişine yaptığından, kazandınız zarfı gelinceye kadar Hemşirelik bölümüne gireceğini hayal etmemişti ama olan olmuştu bir kere. Genç Hükmettin, İstanbul'da kalmak için hemşire olmayı göze almıştı.

Hükmettin'in sınıf arkadaşlarının tümü kızdı. O güne kadar kızların orgazmik bir fonksiyonu olduğunu fark edememişti Hükmettin ancak seçmeli "Hastanede Sus İşareti Yapma" dersinde karşısına geçip 333 pozu vererek şşşleyen kızları görünce bünyesinde birtakım hareketlenmeler başlamıştı. O gün, "Ben de İstanbul çocuğuyum, ben de kız kaldırırım." düsturunu bellemiş, konuyla ilgili taktikleri öğrenmeye başlamıştı. Feminizm, metropol kızlarının ağzına sakız olmaya başlamıştı bile. Çakal Hükmettin, kızları feminist ağızlarla çekebildiğini fark etmiş, bunun meyvesini bolca yemişti.

Önce minik feminist cümleler, ardından feminist kısa mesajlar, ardından feminist mitinglerinde başı çekmeler derken Hükmettin aslında top olduğunu fark etti. Önce renkli şallar, ardından boncuklu kolyeler, ardından dekolteler derken Hükmettin kestirmeye karar verdi. Önce ucundan, ardından biraz daha, ardından kökünden derken Hükmettin kadın oldu. Adını Hükümet olarak değiştirdi.

Hükümet, son günlerde suratında çıkan sivilceleri geçirmek için bir ilaç kullanmaya başlamıştı. Kullandığı ilacın yan etkisi kilo aldırmasıydı. Önce 70, ardından 80 derken tartı 120'yi göstermişti. "Amaan ben kendimle barışığım böbeğim." diyerekten kendini Taksim sokaklarına attı.

Girdiği barda bir süre yalnız takıldı. Ona bakıyordu yok, buna bakıyordu yok. Anlaşılan İstanbul çapkınlarının onla ilgileneceği yoktu. Tam ümidini kesmiş, çıkmaya karar vermişti ki, kapıdan ilginç bir üçlü girdi. En öndeki sarışın ve iri yarıydı. İşaret parmaklarını havaya kaldırıp indirmek suretiyle dans ettiğini sanıyordu. Her parmak kaldırışta bir kere kon, her indirişte bir kere daha kon diyordu. Hükümet, "Allah allah bana mı diyo kıııız?" nidalarıyla sarışına konmak üzere yola çıktı. Sarışın, 120 kiloluk bir şeyin hızla ona doğru yaklaştığını görünce titremeye başladı. Hükümet çok yaklaşmıştı, aralarında yalnızca bir kız kalmıştı. Kız, sarışının önünden çekilse ikisi kavuşacaktı. Sarışın o denli titriyordu ki, dışarıdan bakan biri onun önündeki kızı şey yaptığını düşünebilirdi... Hükümet koştu, koştu, koştu... Tam aralarındaki kızı eliyle kaldırıp dışarı fırlatmak üzereyken sarışınla gelen bir diğer yakışıklıya kaydı gözü. Nedense kapının önünde hareketsiz duruyordu. "Ölmüş mü ayol bu?" diye merak ederek onun yanına yaklaştı. Ölmüştü. Neyse ki hemşirelik okulunda çok pis hayat öpücüğü taktikleri öğrenmişti. Gencin dudaklarına yapıştı. Islatarak diriltme yöntemini uygulamaya koyuldu. O ıslatırken arkada biri badigartlarla kavgaya tutuşmuştu. Dönüp bakamadı işi yarım kalmasın diye. Islatmaya devam etti. Bu sefer arkadan ayağında kundura sesleri yükseldi. Gene ayıramadı dudaklarını. Genci diriltmişti. Genç şoku atlatıp Hükümet'e teşekkür etmeye çalışıyordu. Tam bu sırada hala titremekte olan iri yarı sarışın "Barbiiiieee" diye anlamsızca bağırarak yaklaşıyordu. "Lan olm gel çıkalım, bu karı seni hamile bırakır bak." diye haykırıyordu. Ancak anlaşılan Barbi lakaplı o genç, kendisini dirilten nur yüzlü teyzeye teşekkür etmeden oradan çıkmaya niyetli değildi. Sarışına ısrarla kalacağını söyledi. Sarışın kalıp dostunu kurtarmak istiyordu ancak öylesine titriyordu ki, masanın başında çalmaya başlayan titreşime alınmış bir cep telefonunun soluğu masanın tee diğer ucunda alması misali titreyerek o ikisinden uzaklaşıyordu.

Genç mi? Teşekkürünü etmişti. O geceden sonra bir daha kimseye teşekkür etmemeye karar verdi...

18 Kasım 2009 Çarşamba

barbiyi kurtarma operasyonu yada yazamıyordum 5

Bardan çıktıktan sonra epeyce bir zaman yürümüş ve yorgun düşmüştüm. Karnımda epeyce acıkmıştı. Bir simit evine girip karnımı doyurayım dedim, gecenin köründe açık simit evi bulamadım tabiî ki. Bambi ye gitmek zorunda kaldım. Her zamanki model kaşarlı dürüm üstüne bir atom çaktım. Orada biraz oyalanıp (çantamdaki uykusuz sağ olsun) tekrar kendimi sokaklara vurdum. Beşiktaş’a inip biraz dolaşayım diyordum ki epeyce yorulmuş olduğumu fark edip gezi parkındaki banklardan birisine kıvrıldım. Çantamı yastık yapıp uzandım bankın tekine.

Pıhhk 4413 merkez sesleri ve sivri bir cismin yanağımı dürtmesi ile uyandım. Başımda 2 tane polis dikiliyordu. Beni tinerci sanmışlar sanırım. Yaka paça ekip arabasına attılar, beni burada pek görmediklerini söyleyip yeni bir tinerciyi daha barındıramaz burası diye nezarete attılar. Yeni olduğumu düşünüp bu yöntem ile ayağımı o parktan kesmek istiyorlardı anlaşılan. Tabi beni yıldırmak o kadar kolay değildi. Tinerciymişim hissine kapılmıştım bir kere. Parmaklıklara yapışıp bağırıp çağırmaya, yere işerim, üzerine işerim huleyn diye tehdit edercesine bağırmaya başladım. Bir yandan da parmaklıklara yakın geçen polis memurlarına burnumdan taze çıkarmış olduğum sümüğü silmeye çalışıyordum. Bunlar iyice psikopatlaştığımı fark edip telefonumu çantamı ve diğer özel eşyalarımı verip kapıdışarı attılar beni.

Sabah daha yeni aydınlanıyordu, lan gideyim sahilde bir poğaça yiyeyim bari. Bir bardakta çay bulurum mis diye aklımdan geçiriyordum ki telefonum çaldı. Arayan Barbaros’tu. Sesi acı çekiyormuş gibi geliyordu. Eyvah dedim çocuk yol bilmez iz bilmez. Adamı Okan' ın eline bıraktım garanti ekmiştir herifi dedim kendi içimden. (ama sonrasında olayların o şekilde gelişmediğini, Okan' ın bütün yalvarışlarına karşı Barbinin mekândan ayrılmadığını öğrendiğimde yüzüm kızarmıştı. Barbaros tüm bunları inkâr etse de barın badigartları bile çıkaramamışlar dışarı)

Neyse bu benden yardım istiyordu. Hiç bilmediği bir yerde bir azman tarafından esir alınmıştı. Benim aklıma hemen şehir efsanelerinden böbrek çalma olayı geldiyse de belli etmedim Barbaros' a. Zira banyoda küvetten arıyorum demişti. Ne bileyim onun korkudan iyice sinip küvete saklandığını. Neyse verdiği acayip anlatımlara ve tanımlara rağmen bunun esir(!) tutulduğu binayı buldum. Hava kararmak üzereydi ve bu saate kadar bir sürü insan tarafından sapık, manyak, ruh hastası gibi damgalar yemiş ve epeyce tartaklanmıştım. Zira adamların kapısını çalıp pata küte evlerine dalıyordum. Allahtan polise haber vermedi hiç biriside hala serbest bir şekilde dolaşabiliyorum.

Kapıyı çaldığımda hükümet abla kapıyı açtı, yutkunup Barbaros' u sordum. İçeride dedi bir yandan da gözleri ile bana tecavüz ediyordu sanırım. Bir yalan bulup buradan kaçmam gerekiyordu. Tabi Barbaros' uda yanıma almalıydım. Karısının hastane de olduğunu, şu sıralar muhtemelen doğurmuş olabileceğini ve benimde karımın onun başında sinir harbi yaşadığını söyledim. Kadın ikimizi de dövüp kapının önüne koydu. Evet, planladığım gibi olmuştu. Kadın feminist çıkmıştı ve bu sayede hayatlarımızı kurtarmıştık. Yani kısmen. Bir kaç kırık ve çatlak harici pek hasarımız yoktu.

Barbaros' un gözlerindeki korku hala okunabiliyordu. Hacı o kadın bizi neden dövüp sokağa attı diye bir çok kere direttiyse de anlatmadım tabiî ki. Bütün gece önce polislerden, sonra yerel halktan birde hükümet abladan dayak yemiştim bunlara birde Barbaros' u ekleyemezdim.

"hacı gel taksime gidelim kahvaltı yaparız" diye taksime çıkmayı teklif ettim, "olm sizinle daha sıçmaya gitmem ben" diye çok kırıcı bir cevap verdi. Onu otogara bıraktığımda fark ettim ki ayağında kundurayı mırıldanıyordum...

Blog Hakkında Ne Dediler. . .

Cemii İpekçi; Bu çocukları okurken resmen tahrik oluyorum.

Rıdvan Dilmen; Yazıtları aynı kontra atak futbolu gibi, nerden nasıl çıktıkları ve skora gittikleri anlaşılamıyor.

Aysel Gürel; Gocu istesin sevişirdim.

Seda Sayan; Ablasının gülleri onlar.

Cem Yılmaz; Ben daha komiğim.

Erol Byükburç; Benim gibi bir starı nasıl davet etmezler!

Tarkan; Atıl kurt!

Tarkan(popço); Ay çok şirin bunlar yaa. Resmen şımarık bunlar, öpüyorum canlarım. Muck Muck. . .

Teoman; Çok da sikimeydi!

Zekeriya Beyaz; Zındık!

Recep Tayip Erdoğan; Daha da gelmem bloğa!

Mehmet Ali Erbil; Bir keresinde canlı yayında Ozy'nin pantolonunu indirmiştim. Don giymiyormuş lan.

Bakkal Hasan; Önce birikmiş borçlarını ödesinler!

Uğur Dündar; Sağlıksız koşullarda çalışıyor, klavyeyi ellerini yıkamadan elliyorlar!

John Travolta; Bak şu konuşana. (Burda tatlı tatlı gülümsüyor.)

Adile Naşit; Hiiih hihihi hiihihihi hiiih hihihih. . .

Tarık Akan; Şu halimle bile bunlardan yakışıklıyım.

Ajdar; Kon kon adlı parçamı Et Döveceği için yazdım.