16 Ağustos 2011 Salı

Gocu Cumhuriyeti, uyulması gereken hususlar bildirgesi

Devletimizin ileri gelenleri olarak (Ben, Barbaros, Aylin), bugün devletimizin kurallarını belirlemek amacıyla Bakanlar Kurulu'nu (Ben, Barbaros, Aylin) toplama kararı aldık. Bu kararımızın ardından, birçok soruglama ve fikir zikri sonrasında devletimizin kurallarını oyladık (Ben, Barbaros, Aylin). İşbu kurallar, aşağıda tarafımızdan (Ben, Barbaros, Aylin) belirtilmektedir;

1- Gocu Cumhuriyeti 3 kafa (Ben, Barbaros, Aylin) tarafından yönetilmektedir. Bu kafalar takribi 30 cm çapındadır ve boş işlere çalışmaktadır. İşbu durumdan ötürü, Gocu Cumhuriyeti'nde ciddi işler tartışılamaz, Gocu Cumhuriyeti kendini siyaset dışı kılmıştır.

2- Gocu Cumhuriyeti çoğalarak büyümeyi görev edinmiştir; din, dil, ırk ayrımı yapmaz. O haseple takılanlarına buyruğumuz, arkadaşlarına, cüce, sarı pipi, barzo gibi yakıştırmalarda bulunmamalarıdır. Gocu Cumhuriyeti herangi bir genetiksel ırkçılığa karşıdır. Ha, adam genetikten değil de taş kafalıktan müzdariptir; giydiriniz, arkanızdayız.

3- Gocu Cumhuriyeti, absürd, amaçsız, incelikli bir üsluba sahiptir. Gocu Cumhuriyeti’nin satır aralarında binbir beyin gelgiti vardır. Yönetim Kurulu üyelerimiz (Ben, Barbaros, Aylin) üretirken işi öküzlüğe vurmamaya özen gösteririz. “Hananın amı daasdjkasdhashd” komedisi bu cumhuriyette kabul edilemez.

4- Gocu cumhuriyeti eli kalem tutan herkese açıktır. İlginç, komik ya da farklı yazabiliyorsanız bize başvurabilir, yazarımız olabilirsiniz. Yazar olarak kalmak ise, yaratıcılığınıza bağlıdır. Cumhuriyet'e farklılık getirebilecek herkes davetlimizdir. Yok ben okur geçerim, gerisine karışmam diyorsanız, bari bloğu takibe alın da, orada bir yerlerde olduğunuzu bilelim.

5- Hiçbirimiz Türkçe profesörü değiliz, ancak Gocu Cumhuriyeti sınırlarında güzel Türkçemizi doğru kullanmak dikkat edilmesi gereken bir husustur. Türkçeye dikkat kanunu, ileri gelenlerimiz (Ben, Barbaros, Aylin) tarafından değiştirilemez kanun kabul görmektedir. Açık kapı aramayınız, gerekiyorsa klavyenizin "-w, -q" harflerini ameliyatla aldırınız.

6- Gocu Cumhuriyeti'nin flaması, Tek Meme Uçlu Pehlivan'dır. İkinci bir emre kadar herkes Tek Meme Uçlu Pehlivan'a saygı göstermekle yükümlüdür.

7- Gocu Cumhuriyeti’ni okusanız hoş olur. Evet, boşuna yazılmıyor. Gocu Cumhuriyeti’nde okur olmak, okuyup “Bunlar eğlenceli” demek olabilir. Okuyup “Bunlar ilginç” demek olabilir. Okuyup “Bunlar etkileyici” demek de olabilir. Eğer okumak bunlardan biriyse size süper kolaylık yaptık(ben, Barbaros, aylin)! Hızlı tepki şıklarımızdan size uygun olanı işaretleyebilirsiniz.

Yok, hislerimi anlatmaya bu kelimeler yetmez derseniz, orada yorum seçeneği var. Adsız diye bir nick koymuşlar. O nicki alıp istediğinizi yazıyorsunuz. Kimse kim olduğunuzu anlamıyor. He, gene o kaka sözcüklerden, ayıp tabirlerden, kırıcı ifadelerden kullanmayın da.

8- Gocu Cumhuriyeti'nde de kızlar teklif etmiyor, baştan uyaralım da.

9- Muvaffakiyet şüphesiz ki tebaanındır, kurallar halkın beklentileri doğrultusunda yön alabilir. Kurallar bazısı hariç demir kazık çakmamıştır, yani esnetiriz de, genişletiriz de, daraltırız da, ama bu yapılan kurallara aykırı demeyiniz, sonuçta hatır gönül işi yapıyoruz.

10- Siyasi veya ona murtabıt cürümlerden dolayı bir ecnebinin ecnebi devletlere iadesi talebi devletçe kabul edilemez.

11- Ehe şaka, 10 numaralı kuralı biz de anlamadık, kopyaladık o'nu biz bir yerden.


Kurallar ekleme çıkarmalara maruz kalabilir, belki üstlerinde hüküm sürecekleri, ezecekleri bir halk da olmayabilir, ama biz yazarken eğlendik. Görüşürüz canlarımızın içleri, muç muç...


Geri Dönüş

Bundan tam 1 yıl 4 ay önceydi... Komiklik ve seksiliğin ekmeğini yiyordum artık. Küçük çapta bir üne sahiptim... Gerçi "Keremcem" gibi benim de hayran kitlem 14-16 yaş grubu veya kemik yaşı, 18 üstü zeka yaşı 12 civarı olan kızlardı. Lakin belli bir hayran kitlem vardı.
Ve ben artık o "Çaycumalı" saf anadolu çocuğu değildim.
İstanbul maceram beni tam bir ortam çocuğu yapmıştı (şair burada açıkça piç diyemiyor, gönlü el vermiyor).

Fakat şimdi düşününce oldukça toymuşum meğer (şair malmışım diyemiyor). Şan, şöhret, artistlik ve egoistliğin getirdiği tehlikeleri göremiyordum çünkü o zamanlar.
Yine o günlerde tanıştığım Demet adlı bir dilber beni benden almış, kendini bana koymuş beni de çok başka yerlere atmıştı.

Adeta Sinem Kobal görmüş, Arda Turan gibi olmuştum.
"Kısarkadaşımlan aldığımız kararla, Kısarkadaşım ve ben, Kısarkadaşım'ın da onayı ile" kalıpları ile başlamayan cümle kuramaz olmuştum...
Hatta adımı bile "Kısarkadaşım" yapacaktım ki Okan sağolsun engelledi.

Yavaş yavaş artan popülaritem; beni binbir türlü orospu çocuğu ile dolu, alkolün, balinin, şokellanın, seksin ve daha nice müptezelliğin gırla gittiği ortamlara sokmuştu. Tabi "kısarkadaşım'ın" da etkisi ile bu ortamlardan kafamı kaldıramıyordum (kaldırmıyordum).

Okan'ı, Aylin'i, Eren'i ve daha nice Gocu Cumhuriyeti vatandaşı hepbir ağızdan yapma etme deseler de umrumda olmuyordu... Müptezellik peşinde koşmakan yazamaz duruma gelmiştim. Devamlı olarak alkol alıyor, "Kısarkadaşıma" şokella yetiştiremiyordum...

İşte böyle böyle 1 küsür yılda edindiğim szik kadar popülariteyi de kaybediyordum... Günlerden bir gün yine bir partide, kafayı bulup kendimden geçmiştim... 1 şişe Four Roses Bourbon'u tek başına içmiş olmam lazım... Tam hatırlamıyorum. Uyandığımda etrafımda kimse kalmamıştı. Çok çılgın partinin verildiği depo bomboştu. Hatta Kısarkadaşım bile yoktu (orusbu). Kimsenin skinde değildim demek. Yani, yanımda boylu boyunca serilmiş bütün yutulduğu için mide asinin eritmekte zorlandığı sarhoş kusmuğu içinden bana bakan fındıklar kadar değerim yoktu artık!

Etrafı iyice yokladım, kendimi yokladım. Para mara kalmamış cepte. Çılgın partiden kalma şokella ve cips artanları ile açlığımı bastırdım...

Dışarıda hava serindi fakat güneş tam tepedeydi, gözlüklerimi taktım... Onu bulmak üzere yola koyuldum! Bana vereceği yanıt çok önemliydi... Bir taraftan yürürken, bir taraftan da özür dilemek ve onu yeniden bu iş için ikna edecek yalanlar uydurmaya çalışıyordum. Sonunda yalan düşünmeyi bırakıp sadece yürümeye devam ettim...

(Tabi o sırada otobüs durağından geçerken, yeni yakılmış fakat otobüs gelince atılmış daha üstünde yedi yetimin hakkı olan gelgel sigarasını da alıp içmeyi ihmal etmedim. Can mantarı bulmuş mario gibiydim!)

Saatlerce yürüdükten sonra onun yaşadığı kulübe görüldü. Verandasında sonbahardan kalma temizlenmemiş kuru yapraklar duruyordu... Umarım içeridesindir Okan!..

15 Ağustos 2011 Pazartesi

Özcan...

Özcan Sivaslıydı. Çok küçük yaşta, ramazan topuyla isabet alması sonucu babasını kaybetti. Annesi zaten o daha doğmadan ölmüştü. Kimsesizdi. Yetimhaneden 2,5 yaşında kahredip kaçmıştı. Sokaklarda, köprü altlarında yatıp kalkmıştı. Sokaklar herkese olduğu gibi ona da merhametli davranmamıştı. O da birçok arkadaşı gibi suça bulaşmıştı.
-
Rahmetli babası Bulgaristan göçmeniydi. Kulaklarıyla tır çeker, meme uçlarıyla köpek gezdirir bir baba yiğitti. Özcan da tıpkı onun gibi iri yarı güçlü bir fiziğe sahip olmuştu. Bu fiziği sayesinde, yeraltında yapılan yasa dışı güreşleri organize eden kötü niyetli mafyanın dikkatini çekmişti. Büyük paralar karşılığı onlar için kispet giymeyi kabul etti.
-
Acımasızca güreşiyordu Özcan! Öldüresiye el ense çekiyor, hayattan intikam alırcasına künde atıyordu rakiplerine. Yıllar yılları kovaladı, bu süre zarfında Özcan yasadışı güreş turnuvalarında birçok şampiyonluk almıştı. Alemde herkesçe tanınan saygın bir güreşçiydi. Son mançında rakibini güreşerek öldürmüş, bu olay onu derinden etkilemişti. O olaydan sonra artık güreşmemeye karar verdi. Şampiyon kispetini giymemek üzere çıkartmıştı. Ve o gün yemin etti bir daha zorunda olmadıkça kimseyle güreşmeyecekti…
-
Evlenip bir yuva kurdu. Mahallede bir berberin yanına çırak olarak işe başladı. Nohut oda bakla sofa bir hayat sürüyordu, mutluydu. Çocuğu olacaktı, karısı üç aylık hamileydi. Bir gün apansız, kapı çalındı. Özcan da gitti kapıyı açtı. Dilenciymiş gelen, bir çeşit sapa sağlam adamsın, git çalış vaazı vererek yolladı dineciyi.


-

Ertesi gün, her gün olduğu gibi yine işe giderken, o eski pislik, mafyacı arkadaşlarıyla karşılaştı. Yolun başında onu bekliyorlardı (pis pis sırıtarak hem de).

-Ooo Şampiyon! Evlenmişin, uslanmışın. Göbek yapmışın?

-Eved, evlendim. Çocuğum olcak. Hadi siz sigdirin gidin bence burdan.

-Dur hele. Bi konuşalım önce.

-Ne konuşçaz olm?

-Bak Özcan, bilirsin bu âleme giriş vaaağr. Çıkış yok.

-Bi sigdir lan alt tarafı yağlı güreş mafyasısınız. Ne yani?

-Öhöm! Şampiyon, son bi güreş var. Gel güreş. İyi para vericez. Hem çocuğunun geleceğini düşün. O da senin gibi sefalet içinde mi büyüsün istiyorsun? Sana üç gün mühlet. İyi düşün. Üç gün sonra aynı saatte burada seni bekliycez.

Eski pislik mafyacı arkadaşları arabaya binip oradan uzaklaştılar. Özcan da yaya olarak oradan uzaklaştı. Sonuçta orda kimse kalmadı orda. Orası iyi bir yer değildi zaten geceleyin uhucu piçler takılıyodu oraya. Özcan eve gidip, eskiden o delicesine güreştiği günleri düşündü. Yağ ve ter kokusunu, o yırıl yırıl testosteron koktuğu günlerini özlediğini anladı. Ertesi gün, mafyacı pislik arkadaşlarından biri ‘’Kanks neaptın? Güreşçen mi? Beklioss baq’’ diye bir mesaj attı. Özcan da son bir kez ulan! Diye düşünüp. Evet! Dedi. Üç gün sonra o malum yerde buluşmadılar. Çünkü ertesi gün mesaj atıyo adam. Ne gereği var ki zaten. İşte mesajla hallettiler hoop!


İvan Drago isimli eski bir Sovyet subayıyla güreşecekti Özcan. Rakibi çok dişliydi. Rusya ve bilumum doğu bloku ülkesinde güreş şampiyonu olmuştu. Son teknoloji ürünü ap şeypılarla hazırlanıyordu maça. Özcan ise Çankırı Ilgaz dağında gayet ilkel koşullarda çalışıyordu. Son kez kispet giyeceği bu maçı kazanmalıydı. Bunu doğacak yavrusu için, gunnacı(hamile köpek) karısı için yapmalıydı. 2 ay kadar Ilgaz dağında kamp yaptı, osbiri bırakıp yemesine içmesine dikkat etti. Her sabah koşu, şınav, mekik antrenmanları yaptı. Ormanda tuttuğu; tavşanından ayısına her mahlûkatla güreşti… Hazırdı. Eski pislik mafyacı göt çocukları Özkan’ı bulunduğu yerden alıp güreşin yapılacağı yere götürdü. Bu yer Yozgat Yenifakılı da bulunan eski bir ahırdı.

Rakibini karşısında gören Özcan onmaz şoklara gark oldu. 2-3 metre boyunda üçgen vücutlu sarışın yakışıklı donuk bakışlı bir dev vardı karşısında. Kız olsam veriridim diye düşündü bir an. Bizim Sivas aygırı Özcanımız ise rakibinin hemen hemen yarısı kadardı. Ebat olarak çok fark vardı arada. Mafyacı arkadaşları her şeye rağmen Özcan’a moral veriyor, sen bunun anasını bile fikersin gibi laflarla onu gazlamaya uğraşıyorlardı. En kaliteli sızma komili zeyin yağıyla yağlandı iki dev güreşçi. Böyle apış aralarına kadar sıvadılar yağı. Güreşin yapılacağı ahır hınca hınç insan doluydu, Yenifakılı halkı çok büyük ilgi gösteriyordu maça. Seyircilere bakarken hala 3 aylık hamile olan karısını gördü. Motive olmuş, cesaret bulmuştu…

En nihayetinde maç başladı. İlk başta birbirlerine küçük el ense denemeleriyle yoklama çekti iki güreşçi. Kalabalık deli gibi bağırıyor, ‘’İvaaan İvaaan’’ diye tezahürat ediyordu. Yenifakılılar içlerindeki Slav’ı ortaya çıkartmıştı adeta. Gaza gelen Rus güreşçi tek dalıp, Özcan’ı yere düşürdü ancak Özcan’ın yağlı vücudu Rus’un kollarından çabuk kurtuldu. Özcan bunun karşılığını hemen verdi. Rus’un ayaklarına bir tırpan koyup yere devirdi. Üstüne çıkıp kündeye getirmeye çalıştı ama başarısız oldu. Zira Rus’un maşallahı vardı, ha deyince kalkmıyordu.

Maç hareketlenince kalabalık iyice çılgına dönmüştü.
İvan, kol blokajını çok iyi yapıyordu bu da Özcan’ın oyun yapmasını engelliyordu.

Özcan’ın kispetinden içeri elini sokan ivan; polyuşka polye’yi tersten okumasını istiyor onunla alay ediyordu. Bunlar seyirciyi coşturuyor ve rus yanlısı komünist tezahüratlar yapmaya itiyordu.

İvan birden hamle yaparak şampiyonu kurt kapanına aldı ‘’Abi de lan!’’ abi diyceksin! Diye haykırdı. Özcan zor durumdaydı yıllardır anasını ağlattığı güreş sahalarından bir sünnetsiz kefereye yenilerek ayrılmak üzereydi. Yorgundu, dizlerinin dermanı yoktu. Şayet abi derse her şey bitecekti. Fakat o yılmadı derhal salâvat getirip gücünü ve motivasyonunu topladı. Bir kıç hamlesiyle kurt kapanından kurtuldu, ivanı karşısına alıp bir mükemmel bir dana bağıyla yere sert bir şekilde vurdu!. Ortalık yağ ve ter karışımı bir sıvı ile sıvanmıştı. İvan çamur bulmuş malak misali yerde kıvranıyordu. Seyirciler sahaya girdi, bu kez hepsi ÖZCAN! Diye haykırıyordu. O iri rus subay pes etmek zorunda kalmıştı. Özcan yerde yatan rakibine ‘’kuvvet oyunu keser’’ diye bir vecize verip onu bir de lafla bozum etmişti. Artık belli olmuştu güreş sahalarının yenilmez tek şampiyonu Özcandı.

Koşarak beş aydır, üç aylık hamile olan karısının yanına gidip ona sıkıca sarıldı…

biddi.

Yine yeniden!

Neredeyim ben? Başım neden bu kadar çok ağrıyor?

---

Upuzun, bitmek bilmeyen bir senenin ardından gözlerimi açarken aklımdan bunlar geçmişti. Şaşkındım, yabancıydım. Bir o kadar da rahatlamıştım. İnanamıyordum ama tekrar burada, cumhuriyetteydim. O uzun senenin asla bitmeyeceğini, eve bir daha asla geri dönemeyeceğimi düşünüyordum. Şimdi burada, gözlüklü ve şapkalı dostlarımın arasında, her zamanki gezegenimde solurken bulmuştum kendimi, bu duygu tarif edilemez.

---

Bundan tam bir gün önce, gizlice evdeki viskinin tadına bakmak, bunu yaparken de evi kokutmamak için gece balkona çıkmıştım. Şehrin elektrikleri kesildi. Tabi yıldızlar pasparıldak, izlemeye koyuldum.

Yıldızın biri hareket etmeye başladı. Kayıyor sandım. Yavaş hareket ediyordu. Hee uçak bu, dedim. Gitgide yaklaşıyordu, uçak da değildi. Yaklaştıkça içindeki ışıkları seçebiliyordum. En son işte bizim balkonun oraya kadar geldiler. İçerden, o aracın içinden vızt vızt tızt gibi sesler geliyordu. Hayırdır inşallah dedim. Bunlar yaklaştıkça benim üzerime bir ışık tutmaya başladılar. Hemen balkon masasının altından sopa çıkardım. "Kapa lan o ışığı, konu komşu balkonda alem yapıyo diycek, kapa lan çabuk" manasına gelen evrensel işaret dilini kullanarak çeşitli hareketler yaptım.

Kapadılar.

Hemen viskiyi kaptım, mutfağa geri koydum. Allahtan ki daha açmamıştım, kokmadı. Sonra gene çıktım balkona. "Açın şimdi, kaldırdım viskiyi. Hayırdır derdiniz ne?" diye sordum.

Sormaz olaydım.

Bunlar sen benim üstüme bir ışık tut! Var ya gözüm kör olmadı diye hangi merciye şükredeceğimi bilemez haldeyim yemin ediyorum. Hayvan gibi kuvvetli bir ışıkla işte bir anda zınk diye çektiler beni. Aklım çıktı. Tatilya'da su kaydırağına binersin de aşağı düşerken aklın çıkar gibi olur ya. Na onun bin kat hızlısı, şiddetlisi.

Neyse gözümü açtım, daha doğrusu bunlar lütfedip ışıklarını kapadılar da etrafı görebildim. Bir baktım başka mekandayız. Beni çektiler de yere attılar desem, e burası bizim apartmanın önü de değil. Yere bakayım şöyle diye eğilmemle ödümün bokuma karışması bir oldu. Ayağım yere basmıyordu!

Hay amk!

Öldüm de cennete geldim herhalde, dedim. Cennette miyiz diye sordum yanımdakine. Yanımdaki de yapış yapış, yeşil, sanki bir ömür boyunca sümüğümüzü biriktirip topak yapmışız da ortaya o çıkmış gibi. Adamla göz teması kurayım diyorum, gözün teki kıçında teki ensesinde. Cennet çalışanlarının insan artıklarıyla yapıldığını gördüğüm için biraz sarsılmıştım ama toparlandım. Neyse göz temasını sittiret dedim, sordum normal. Cennette miyiz dedim. Bu hala vızt tızt. Ne diyorsun, dedim. Vızt tızt. Eeh, dedim.

Sonradan öğrendim ki işte uzaylıymış bunlar. Kaçırılmışım. Dünya hakkında bilgi edinmek için inmişler. Sonra da gecenin o vakti hareket eden bir beni görmüşler, beni çekmişler. Hayır, gece hayatım yok, öyle gezmem tozmam çok yok. Ömrümde bir gece evi kokutmamak için balkona çıkıyorum onda da uzaya kaçırılıyorum! Bu nasıl bir hayat?!

Her neyse beni çekmişler ki gideyim onlara dünya hakkında bilgi vereyim. Dedim delirdiniz mi siz annemler sabah evde olmadığımı görürse delirirler falan. Korkmama gerek yokmuş, bizim bir saatimiz onların bir yılıymış. Fark edilmezmiş. Neyse öyle deyince bunlar, benim kafam biraz rahatladı tabi. İyi dedim.

Anlattım Ay bizim uydumuz dedim. Dünya Güneş'in çevresinde dönüyor dedim. Bunlar önümde nasıl el pençe divan anlatamam. Her lafımı not ediyorlar, her hareketimi videoya çekiyorlar. Dedim Dünya'da akarsular, göller ve denizler vardır dedim. Deniz tuzludur falan dedim. İşte yüzmek diyorum, su içmek diyorum. Bunlar bir salaklaştı. Su olayını tam kavrayamadılar. Anlatamıyor da insan ıslanmak mevzusunu uzaylıya. Bunlarda öyle lıkır lıkır su yok muymuş, neymiş. Bilmiyorlar yani cahiller. Neyse dedim işte bu benim konuştuğum Türkçe dedim ama gezegenimizde yüzlerce dil var dedim. Bunlar benim enseme çip takmışlar da düşüncelerimi okuyorlarmış, dilimden anladıkları yok yani.

Oturdum öğrettim, napayım. Günler geçmiyor ki. Bir sene başka nasıl geçecek. Dedim bak merhaba demek Türkçe'de siktir git diye söylenir dedim. İnandı salaklar. Haha. Bir tane bızdık vardı, minik yeşil. Yeniymiş oralarda. O inandı hemen siktir git, siktir git diye dolaşmaya başladı. Haha. Yan mahalledeki yeşil kıza sevdalıymış da kızın babası izin vermiyormuş. Gariban işte napacaksın.

Neyse orada güzel dostluklar kurdum. Çoğuna çiğ köfte yoğurmasını, köpüklü ayran yapmasını, sucuklu yumurtaya ekmek banmasını, soğan kırmasını öğrettim. Konsept olarak öğrettim, bunlarda soğan yetişmiyormuş. Hepsi de ilgiyle dinlediler. Gazete okuyup aileyle siyasetçilere sövmesini öğrettim. Pazarlık yapmasını öğrettim. Pembe dizilerimizi öğrettim. Tüm dünya görüşümü öğrettim çok şükür allahıma, utandırmadım gezegenimizi. Gitti de hiçbir şey öğretemeden geldi dedirtmem kimseye, içim rahat.

Öyle öyle bir sene doldu, helalleştik. Yine tuttular gözüme o ışığı pezevenkler. Aynı aldıkları yere bıraktılar. Balkonun zeminini öptüm inince. Neden yaptım bilmiyorum valla da öptüm yani. Sonra başım ağrımaya başladı. Bu ağrıyı geçirmesi için hızlı adımlarla mekana gittim. Garsona bağırdım. Yavaş çalışıyor, napayım bağırdım.

Sonra Okanla Barbaros geldi. Onların gelmesine o kadar çok sevinmiştim ki. Başımdan geçenleri anlatacak birilerini arıyordum ben de. Okan girdi, tam anlatıyorum lafı ağzıma tıkıyor. Aylin diyor, seni arıyorduk biz de diyor, yeniden başlıyoruz diyor. Ne geveliyorsun dememe kalmadan Barbarosla kavgaya tutuşuyor bunlar. E ben uzaya gidip gelmişim, iki kere ışın yolculuğu yapmışım bu baş bu gürültüye dayanır mı? Sonra bir anda biri ağzıma bir mendil tuttu.

---

Neredeyim ben? Başım neden bu kadar çok ağrıyor?

-Endişelenme Aylin, burada bizim yanımızdasın. Cumhuriyetimize geri döndün. Bu cumhuriyeti yeniden canlandırmaya karar verdik. Artık hep birlikteyiz.

Okan'ın sesiydi.

---

Geçirdiğim bu bir koca uzay senesinin ardından işte şimdi yine buradayım, Gocu Cumhuriyeti'ndeyim. Hayat görüşüm öylesine değişti ki. Anlatmak, aktarmak istiyorum. Bundan sonra bu cumhuriyet daha da güçlü olacak!

Geri Döndüler!

Sandalyesine oturmuş, ayaklarını da karşısında duran, kağıtlarla şişirilmiş masasına uzatmıştı. Kafasındaki kovboy şapkası, ve ayaklarındaki çizmeleriyle adeta vahşi batının bir yağız delikanlısıydı. Kapı vurulmaksızın açılıverdi, içeriye giren adam Barbaros'tu. Soluk almaksızın;
- "Oğlum o kılıkla senle sıçmaya gitmem, çıkar şu şapkayla çizmeleri, çakma kovboy!" dedi Barbaros.
- "Sen de aynalı polis gözlüğü takmışsın, ben bir şey diyor muyum?" diye sitemkar bir serzenişte bulunsa da Okan, çizmelerini çıkarmaya başlamıştı bile.
- "Benim gözlerim hassas oğlum, ondan takıyorum, yoksa meraklısı değilim. Hem şimdi gerçekten yeniden mi oluyor? Grubu yeniden mi topluyoruz?".
- "Evet, üstelik bu sefer çok daha iyi olacak, çok daha derin ve anlamlı olacak!"
Barbaros heyecanlanmıştı, heyecanını saklama gayretine girmeden, "Bu duyduklarım gerçek mi? Söyle ha, söyle! Gözlerime bakarak söyle adamım! Gerçekten grubu topluyor muyuz?" dedi hunharca, ve cevap bekler gibi gözlerini Okan'a dikti! Okan, "Çıkar şu gözlükleri de, gözlerine bakabileyim! Şuan aynalı gözlüklerin sağolsun, sadece kendimi görüyorum gözlerinde!" dedi sertçe. İkili uzunca konuştular, saatler süren tartışmanın ardından, Barbaros, Okan'ın sert tavrına aldırmamaya karar vererek aynalı polis gözlüklerini gözünde tuttu!(İnatçı ibne!!!)

***************************************

Uzun, düz, kara saçları olan kadın taburesinde iki büklüm oturuyordu. "Garson bir tane daha!" dedi. Garson kadına yavaşça yaklaşarak, "Bu kadarı yeterli değil mi hanfendi, zaten çok içtiniz." dedi. Kadın sanki kuyruğuna basılmış bir kediymiş gibi atikçe yakaladı garsonu yakasından. Garsonun yüzünü, yüzünü iyice yaklaştırdı ve sıkılı dişlerinin arasından, "Bana istediğimi getir!" dedi. Garson ürkek tavırlarla kadına istediğini getirmek üzre uzaklaştı.

O sıra'da mekanın kapısı aralandı ve içeri iki yağız delikanlı girdi. Bu delikanlılardan biri, Aynalı polis gözlüğü takıyordu ve diğeri ise sürekli bir şeyler mırıldanıyordu. Uzun, düz, kara saçları olan kadın, mırıltıya kulak kesildi, yaklaştıkça sürekli tekrarlanan sözcükler, anlam kazanmaya başladı, adam sürekli olarak "Aynalı polis gözlüğünü sikiyim Barbaros!" diye tekrarlıyordu. Barbaros bu kısık sesli çemkirmelere sonunda dayanamadı ve haykırdı, "Eeeeh yeter be! Taksaydın o eminönü malı kovboy şapkasını, giyseydin o çakma harley botları da rezil olsaydın keşke! Ben bi' arkadaşın olarak uyardım seni alt tarafı!". Okan bu sözlere küfür dolu bi' cevap yapıştıracaktı ki, kızı gördü!

İkili kızın yanına varıp, birer tabureye oturdular. "Aylin" diye başladı söze Okan, ama sonra boğazı düğümlendi ve sustu. Barbaros, Okan'ın daha fazla devam edemeyeceğini anlayınca sözü aldı ve, "Aylin, grubu yeniden topluyoruz, sana ihtiyacımız var." dedi. Aylin bir süre ikiliye tanımaz gözlerle baktı ve, "Ben artık yokum, bu işler benden geçti, yerime başkasını bulun ve hayatınıza devam edin." dedi. Okan birden ayağa fırladı ve, "Hayır dostum, biz başkasını istemiyoruz, bize sen lazımsın!" diye adeta haykırdı. Mekandaki herkes bu haykırışa yönelip Okan'a bakınca, Okan utangaç ve mahçup bir tavırla "ehi şey pardon" gibisinden bir şeyler mırıldanarak yerine oturdu.

Aylin "Hay lanet garson, nerde kaldı içeceğim!" diye basbariton bir tonla mekanı inletti! Barbaros, Aylin'in durumunu anlamıştı ve "Son ihtiyacın bir kahve daha, daha fazla içme, bizle gel." dedi. Evet aylin'in içtiği sadece kahveydi ama kahve o'nu sinirli, çekilmez biri yapıyordu. Aylin tam bir kahvekolikti. Grup dağıldığından beri kahve bağımlılığı daha da kötüye gitmiş ve o'nu adeta tutsak etmişti.

Aylin, Barbaros'u adeta hiç umursamadı, ayağa fırlayarak dönmüş gözlerle garson'un üstüne atlayıp, genç adamı yere serdi. "Kahve dedik kahveeee" diye haykırıyordu ki, arkadan avcu mendil dolu bir el ağzını kapadı. Aylin yumuşakça bir karanlığa düştü, evet bez eterliydi!

*********************

24 Eylül 2010 Cuma

dünya insanlarının başka bir gezegenden sürülen suçlular olduğu gerçeği

elimizde güçlü kanıtlar var! bu kanıtların başı, tabiki piramitlerdeki helikopter, planör, tank vs. çizimleri. yani insanlık bundan yüz binlerce yıl önce huzur dolu bir gezegende hüküm sürüyordu ve biz bozuk ırk o gezegenden sürüldük. şuan adı bilinmeyen o gezegende nüfus trilyonları bulmuştu, hümanist düzen insanlığı ulaştırabileceği maksimum seviyeye taşımıştı. ancak bir takım insan tabiki sorun çıkarmaya devam ediyordu. bu sorun çıkaran kimseler de, bu gün bizim dünyamızda olduğu gibi hapislere tıkılıyordu.

bu hapisler zamanla yetersiz gelmeye başladı. trilyonlarla ölçülen nüfuslu bir gezegende, haydut sayısı da tahmin edebileceğiniz gibi milyonları bulur. çözüm belliydi. nüfusun sırtındaki kene, yani bizler sürülecektik. bu gün bizim piramitler dediğimiz uzay araçlarına yerleştirilip, o huzurlu gezegenden şuan içinde bulunduğumuz dünyaya sürüldük.

cennetten kovulma hikayesi zamanla şeytan, adem ve havva kıvamı almış da olsa, gerçek cennetten kovulma hikayesi budur. biz o ilk haydutların torunlarının torunlarının torunlarıyız yani. bu da ruhumuzdaki yıkma arzusunu açıklığa kavuşturur.

einstein dünyanın bir evrim içerisinde, maksimum seviyesine varıp, sonra sıfırlandığını iddia etmişti. ne yazık ki dahimiz yanlıştı. aslında o aşmış seviyelere varanlar, bizim üstün atalarımız, bizi o adı bilinmyen gezegenden süren atalarımızdı.

bizi sürenler tabiki kalpsiz caniler olmadıklarına, önce en gelişmiş silahlarıyla dünyayı vurup, dinazorlar denen beynen az gelişmiş varlıkları yokedip, bize uygun yaşam alanı sağladılar. biz salak gibi dinazorların bir gök taşıyla yokolduğunu sanalım, gerçek ise bizi süren atalarımızın onları yokettiğidir.

31 Ocak 2010 Pazar

Güzeldi

Güzeldi, otantikti, post moderndi… Daha da önemlisi burada Mekdanılds, Börgırkink, Starbaks gibi kapitalizm mekânları ve içinde yuvalanmış şişko kapitalist orosbu çocukları yoktu. Bu beni oldukça sevindirmişti.

Oldum olası nefret ederim mevzu bahis piçlerden ve yuvalarından. Üstlerinde ‘GAP’ yazan kapşonlu eşofmanlarından tanırım hepsini… Konuştukları Türkçe kulağımı tırmalar (‘R’leri eriterek söylüyorlar ya) ‘Embiyey’ ‘Ragbi’ hatta çok acaip, su altı ragbisi gibi tam zengin piçi sporlarına ilgi duyan samimiyetsiz göt çocukları…

En son ortaokulda yalnız başıma bi Börgırking lokantasına gitmiştim. Kardeşim sipariş verme esnasında yaşanan o hengamelik, o kargaşa, o çılgın kapitalist gençlik beni o kadar strese sokmuştu ki sadece ‘Vupır.. vupır..’ diyebilmiştim. koşarak kaçmıştım o börgır kinkten.

Nasıl kaçmayım? Arkamda bu işin kompedanı olmuş bir sürü tiki ‘kikir kikir’ gülüşüyor. Karşımda, ‘beni CİA eğitti’ dercesine küstah bakışlarıyla duran servis elemanı. Ben ise tabelalarda asılı fiyat listelerini ‘lan 10 milyon diyo şimdi vericez parayı bokum kadar bişey koycaklar önüme doymayacaz görmeyecez’ gibi gayet safiyane bir şekilde inceliyorum (bıraksana rahat edeyim!) . En sonunda, arkadan gelen tiki baskısı, önde ‘’hadi lan fakir! sipariş ver bu kadar zengin çocuğu seni mi beklicek’ der gibi duran servis elemanına dayanamayıp kaçmıştım.

İşte o gün bu gündür nerde bi ketçap nerde bi mayonez görsem duygusallaşırım (fırk!). Ha bir de Özkan Piknik! O günden sonra yıllardır hayatımdan çıkmadı, Özkan piknik ve Özkan Pikniğin derisi bol tavuk döneri (Oh mis).

25 Ocak 2010 Pazartesi

Düğün Görl

Düğün Görl. Bir Türkiye gerçeği. Avrupa’daki, party girl kavramının ülkemdeki karşılığı sayılabilir. Hepimiz tanırız, hemen her düğünde hazır bulunan bir zümreye ait insanlardır bunlar. Her şeyden önce düğün iyi bir Düğün Görl, lise mezunudur ve ortaokul seviyesinde İngilizceyi ana dili gibi konuşur.. (yes ay em fayn tenk yu)

Düğün Görl geceye iştirak eden diğer hanımları, gelini eleştirir. Onlar hakkında yorumlar yaparak onları it götüne sokmaya çalışır. Düğün Görl beyonce hayranıdır. Giyim kuşamı ve makyajıyla Beyonce olmayı hedefleyen Düğün Görl kınalı yapıncak olmaktan öte gidemez.

2’ye ayrılır düğün görl;

Şişman Düğün Görl: Oynamayı pek tercih etmeyen Düğün Görldür bu. Genel de kuru pasta ve limonatanın sık tazelendiği bölgeye yakın otururlar. Uzaktan bakınca Konsolos gibi durur. Ciddi, vakur, düğüne hâkim… Hani, sanki halayı yanlış çekeni ‘düğün dışı’ edip siktiri çalacak! Benim için biraz sibelcan görüntüsü verir bu Düğün görl.

Sıska Düğün Görl: Sevdiğim Düğün Görl çeşididir bu. Kıttır kıttır oynar. 2 dakika yerinde duramaz. Buna karşın en sinsi Düğün Görl de bu gruptan çıkar. Gelinle damadın arkasından etmediği lafı koymaz ama yüzlerine de ‘değerli’ gibi sırıtır. Ayrıca oynamaktan yorulup oturduğunda da uzaklara doğru uzun uzun bakışlar atarak, düğüne katılan genç delikanlılar arasında gerginliğe sebebiyet verir.

Düğün görl büyüyünce; ‘’beni tanıdın mı ben bilmem ne teyzen, kocaman olmuşsun’’ diyen teyze olur, evrim geçirmiş pikaçu misali.

24 Ocak 2010 Pazar

Ukrayna Ulusuna Sesleniş

Sevgili, dost, kardeş ve fakbadi Ukrayna halkına en içten sevgi ve muhabbetlerimi ileterek sözlerime başlamak istiyorum. Bildiğiniz gibi Türk ve Ukrayna toplulukları ‘bin yıldır’ kardeş gibi birlikte yaşamaktadır. Dini, dili, kültürü seksi bir olan bu iki topluluk birbirinden ayrı düşünülemez. En azından benim için Ukrayna’nın olmadığı bir dünya acayip sıkıcı olurdu. Sizlere beslediğimiz derin muhabbeti böyle anlatamam, yani bu çok çiğ kaldı ama uzun yazınca kimse okumuyor. O yüzden ben direk konuya gireyim.

Geçtiğimiz günlerde genel seçim yaptı dost ve kardeş Ukrayna halkı… Seçimlerin galibi ise Yulia TİMOŞENKO oldu. Evet, bu çok normal. Ben de Ukraynalı olsam gider Yulia Hanıma verirdim oyumu. O tipine soktumun yusçenkosuna oy verecek halim yok!

Bizim ülkemizde TİMOŞENKO kadar güzel manken bile yokken, siz bunu devlet başkanı yapıyorsunuz. Bu, Arap’ın yağı bol bulmasının akabinde gerçekleştirdiği o protest eyleme benziyor. Sevgili Ukrayna halkı, ben sizin iç işlerinize karışmak istemiyorum ama dost acı söyler. Burada, Murat BOZ kliplerinde görmeye alıştığımız tarzda bir hatunu başbakan yaparsanız sizi bir gün sikebilirler. Yok, illa kadın başbakan olacak! Diye bir isteğiniz varsa, bizden Rahşan ECEVİT’İ veya Tansu ÇİLLER’İ alabilirdiniz. Size feda olsun. TİMOŞENKO’nun nesi var? Diye soracak olursanız, ‘’Seksi resimleri için tıklayınız’’ bir havası var. Yani TİMOŞENKO bizim memlekette olsa, kebapçı açılışına katılmış Nilay Dorsa’dan farklı bir muamele göremez. Mitinglerde falan taciz edilir. Kabinedeki bakanlar askıntı olur. İşte ben de sizin bu duruma düşmenizden korkuyorum, kadın zaten belli bir süre başbakanlık görevini yürüttü hevesini aldı ama artık yeter. Siz gelin bu işten vazgeçin. Bu benden size bir dost öğüdüdü.

Son olarak, sözlerimi noktalarken, Rusya’ya olan doğal gaz borçlarınızı ödemenizi diliyorum. Yulia TİMOŞENKO ve onun gibi milyonlarca Ukraynalı saygı değer ablamızı üşütmemenizi temenni ediyorum. Ayrıca, Vladimir KLİŞKO, Vitali KLİŞKO ve Andrei ŞEVŞENKO’ya İzmail belediye başkanına, Sivas Topoldaki arkadaşlarıma ve Kırımdaki tüm Tatar halkına sevgilerimi iletiyorum.

Yazamıyordum 7 çünkü Moğolistandaydım

Ozan beni memleketime yollamıştı. Artık seksin olmadığı o topraklara, anadoluya dönmüştüm. Nuh’un Ankara makarnası, köy ekmeği, tereyağı, bulgur pilavı, buğday, çeşitli kilim motifleri, saz, gözleri yaşlı annem, elleri nasırlı babam ve Neşet Ertaştan ibaret, Latif Doğan ile Küstüm Show tadında bir hayat sürmeye başlamıştım yine. Bir gün, zavallı annem ki neden zavallı olduğunu hala anlamış değilim, yanıma gelip dedi ki;

-Oğul oğul! Artık vaktin geldi, seni everelim!

-Anam! Garib Anam! Dünya tatlı, can aziz ölmeden koma beni mezara desem de dinletemedim...

Uzun görüşmelerden sonra, Atadır nihayetinde deyip daha fazla karşı çıkmadım. (Çok gelenekçi bir aile yapımız vardır. Annem hala boş zamanlarında cepheye ekmek, mermi falan taşır. Babam sık sık balkan harbine katılıyor. Öyle yani.)

Bana düşündüğün birisi mi var? Diye sordum. Moğolistan’da yaşayan uzaktan akrabalarımız olduğunu onların büyük kızını bana almak istediğini söyledi. (Evet, biz ruh hastasıyız o kadar uzaktan akrabalarımızla hala görüşüyoruz)

Ertesi gün eşyalarımızı toplayıp Moğolistana doğru yola çıktık. Akrabalarımız Gobi çölünde yaşayan, Uygur kökenli Moğollardı. 4 gün sonra Gobi çölüne varmıştık, uçsuz bucaksız bir bozkırdı. Keçi kılından çadırlarda yaşıyormuş akrabalarımız. Bizi büyük alaka ile karşıladılar.

Adı Katun Bugaymış (boğa hatun) sözlümün. Katun Buga 1.94 boyunda iri yarı kalıplı bir kızdı. At üstünde dörtnala giderken ok atabiliyor, hiç durmadan yalaşık 350 km at binebiliyordu. Çok iyi kılıç kullanabiliyor, Türk dövüş sanatı Sayokan’ı ileri düzeyde yapıyordu. 150 kiloyla Benç Pires’e giriyordu. Hatta boş zamanlarında 40 yiğidiyle Çin’e akın düzenlediğini dahi söylediler. En önemlisi ise çok şamanistti, inançlarına aşırı bağlıydı. Eline erkek eli değmemişti, sadece bi kere yanlışlıkla atının pipisi değmişti. O da kazara yani yerden bişey alırken.

Kızın Ağabeyi Subutay Bahadır ise tam dört Katun Buga ebadındaydı. Beni de çok sevmişti. Fanatik cimbom’lu olan Subutay Bahadırla kımız içip maç izlemek çok zevkliydi doğrusu. Gobi Ülkü Ocaklarını ziyaret ettik birlikte. Oradaki reislerle tanışıp hoş beş ettik. Subutay Bahadır; bozkır düğünü düşünmüştü bizim için. Misafirleri de kuru pasta-kımızla idare edip düğünü ucuza getirecekti. ‘Öyle toy verip şölen etmeye gerek yok aslında’ diyordu. Cimriydi.(Orusbu çocuğu)

15 gün’e yakındır gobi çöllerinde Katun Bugayla birbirimize alışmaya çalışıyorduk. Daha doğrusu ben çalışıyordum. Gerçi Cengiz han gibi ‘Dunak’ dediğimiz bölgeden aşağı sarkan bıyık bırakmasaydı daha kolay olacaktı alışmam ama işte Katun Buga gibi narin duyguları olan bir kıza traş olmasını söylemek onu çok incitebilirdi… Katun Buga benim kafama ölü kuzgun koyup koşmamı istiyor, sonra da ben hareket halindeyken kuzgunu okla vuruyordu. Çeşitli sayokan tekniklerini üzerimde deniyor, canımı yakıyordu. Bazen Tar çalıp, Özbek türküleri, İsmail Yk şarkıları seslendiriyoduk uçsuz gobi çölünde. Çin seddini aşıp Çinli çaşıtlardan baş alıyorduk. Aramıza doğan bu vıcık aşk nereye gidiyor diye düşünürken, yine bir gün kılıç kalkan talimi sırasında kalkanıyla gösüme vurunca ben, ‘Hayat maksimumda!’ şeklinde yere düştüm. Tabi çarpmanın etkisiyle bilincimi yitirmişim.

Şiddetli baş ağrısıyla uyandım. Karşımda gördüğüm manzara beni çok şaşırtmıştı. Başımda porno filmlerdekilerle alakası olmayan, Moldova bayan milli güreş takımından kaçmış bir görüntü çizen bir hemşire (hem de bildiğin bıyıklı falan)… Uyandık mı? Diye sordu. Sigaradan çatallanmış sesi kulağımı tırmalamıştı. Noldu bana? Diye yanıtladım (Karizmatiğimdir).

Not: Selda Bağcan modeli yapılmış saçlarından anladığım kadarıyla hemşire duldu.