Neredeyim ben? Başım neden bu kadar çok ağrıyor?
---
Upuzun, bitmek bilmeyen bir senenin ardından gözlerimi açarken aklımdan bunlar geçmişti. Şaşkındım, yabancıydım. Bir o kadar da rahatlamıştım. İnanamıyordum ama tekrar burada, cumhuriyetteydim. O uzun senenin asla bitmeyeceğini, eve bir daha asla geri dönemeyeceğimi düşünüyordum. Şimdi burada, gözlüklü ve şapkalı dostlarımın arasında, her zamanki gezegenimde solurken bulmuştum kendimi, bu duygu tarif edilemez.
---
Bundan tam bir gün önce, gizlice evdeki viskinin tadına bakmak, bunu yaparken de evi kokutmamak için gece balkona çıkmıştım. Şehrin elektrikleri kesildi. Tabi yıldızlar pasparıldak, izlemeye koyuldum.
Yıldızın biri hareket etmeye başladı. Kayıyor sandım. Yavaş hareket ediyordu. Hee uçak bu, dedim. Gitgide yaklaşıyordu, uçak da değildi. Yaklaştıkça içindeki ışıkları seçebiliyordum. En son işte bizim balkonun oraya kadar geldiler. İçerden, o aracın içinden vızt vızt tızt gibi sesler geliyordu. Hayırdır inşallah dedim. Bunlar yaklaştıkça benim üzerime bir ışık tutmaya başladılar. Hemen balkon masasının altından sopa çıkardım. "Kapa lan o ışığı, konu komşu balkonda alem yapıyo diycek, kapa lan çabuk" manasına gelen evrensel işaret dilini kullanarak çeşitli hareketler yaptım.
Kapadılar.
Hemen viskiyi kaptım, mutfağa geri koydum. Allahtan ki daha açmamıştım, kokmadı. Sonra gene çıktım balkona. "Açın şimdi, kaldırdım viskiyi. Hayırdır derdiniz ne?" diye sordum.
Sormaz olaydım.
Bunlar sen benim üstüme bir ışık tut! Var ya gözüm kör olmadı diye hangi merciye şükredeceğimi bilemez haldeyim yemin ediyorum. Hayvan gibi kuvvetli bir ışıkla işte bir anda zınk diye çektiler beni. Aklım çıktı. Tatilya'da su kaydırağına binersin de aşağı düşerken aklın çıkar gibi olur ya. Na onun bin kat hızlısı, şiddetlisi.
Neyse gözümü açtım, daha doğrusu bunlar lütfedip ışıklarını kapadılar da etrafı görebildim. Bir baktım başka mekandayız. Beni çektiler de yere attılar desem, e burası bizim apartmanın önü de değil. Yere bakayım şöyle diye eğilmemle ödümün bokuma karışması bir oldu. Ayağım yere basmıyordu!
Hay amk!
Öldüm de cennete geldim herhalde, dedim. Cennette miyiz diye sordum yanımdakine. Yanımdaki de yapış yapış, yeşil, sanki bir ömür boyunca sümüğümüzü biriktirip topak yapmışız da ortaya o çıkmış gibi. Adamla göz teması kurayım diyorum, gözün teki kıçında teki ensesinde. Cennet çalışanlarının insan artıklarıyla yapıldığını gördüğüm için biraz sarsılmıştım ama toparlandım. Neyse göz temasını sittiret dedim, sordum normal. Cennette miyiz dedim. Bu hala vızt tızt. Ne diyorsun, dedim. Vızt tızt. Eeh, dedim.
Sonradan öğrendim ki işte uzaylıymış bunlar. Kaçırılmışım. Dünya hakkında bilgi edinmek için inmişler. Sonra da gecenin o vakti hareket eden bir beni görmüşler, beni çekmişler. Hayır, gece hayatım yok, öyle gezmem tozmam çok yok. Ömrümde bir gece evi kokutmamak için balkona çıkıyorum onda da uzaya kaçırılıyorum! Bu nasıl bir hayat?!
Her neyse beni çekmişler ki gideyim onlara dünya hakkında bilgi vereyim. Dedim delirdiniz mi siz annemler sabah evde olmadığımı görürse delirirler falan. Korkmama gerek yokmuş, bizim bir saatimiz onların bir yılıymış. Fark edilmezmiş. Neyse öyle deyince bunlar, benim kafam biraz rahatladı tabi. İyi dedim.
Anlattım Ay bizim uydumuz dedim. Dünya Güneş'in çevresinde dönüyor dedim. Bunlar önümde nasıl el pençe divan anlatamam. Her lafımı not ediyorlar, her hareketimi videoya çekiyorlar. Dedim Dünya'da akarsular, göller ve denizler vardır dedim. Deniz tuzludur falan dedim. İşte yüzmek diyorum, su içmek diyorum. Bunlar bir salaklaştı. Su olayını tam kavrayamadılar. Anlatamıyor da insan ıslanmak mevzusunu uzaylıya. Bunlarda öyle lıkır lıkır su yok muymuş, neymiş. Bilmiyorlar yani cahiller. Neyse dedim işte bu benim konuştuğum Türkçe dedim ama gezegenimizde yüzlerce dil var dedim. Bunlar benim enseme çip takmışlar da düşüncelerimi okuyorlarmış, dilimden anladıkları yok yani.
Oturdum öğrettim, napayım. Günler geçmiyor ki. Bir sene başka nasıl geçecek. Dedim bak merhaba demek Türkçe'de siktir git diye söylenir dedim. İnandı salaklar. Haha. Bir tane bızdık vardı, minik yeşil. Yeniymiş oralarda. O inandı hemen siktir git, siktir git diye dolaşmaya başladı. Haha. Yan mahalledeki yeşil kıza sevdalıymış da kızın babası izin vermiyormuş. Gariban işte napacaksın.
Neyse orada güzel dostluklar kurdum. Çoğuna çiğ köfte yoğurmasını, köpüklü ayran yapmasını, sucuklu yumurtaya ekmek banmasını, soğan kırmasını öğrettim. Konsept olarak öğrettim, bunlarda soğan yetişmiyormuş. Hepsi de ilgiyle dinlediler. Gazete okuyup aileyle siyasetçilere sövmesini öğrettim. Pazarlık yapmasını öğrettim. Pembe dizilerimizi öğrettim. Tüm dünya görüşümü öğrettim çok şükür allahıma, utandırmadım gezegenimizi. Gitti de hiçbir şey öğretemeden geldi dedirtmem kimseye, içim rahat.
Öyle öyle bir sene doldu, helalleştik. Yine tuttular gözüme o ışığı pezevenkler. Aynı aldıkları yere bıraktılar. Balkonun zeminini öptüm inince. Neden yaptım bilmiyorum valla da öptüm yani. Sonra başım ağrımaya başladı. Bu ağrıyı geçirmesi için hızlı adımlarla mekana gittim. Garsona bağırdım. Yavaş çalışıyor, napayım bağırdım.
Sonra Okanla Barbaros geldi. Onların gelmesine o kadar çok sevinmiştim ki. Başımdan geçenleri anlatacak birilerini arıyordum ben de. Okan girdi, tam anlatıyorum lafı ağzıma tıkıyor. Aylin diyor, seni arıyorduk biz de diyor, yeniden başlıyoruz diyor. Ne geveliyorsun dememe kalmadan Barbarosla kavgaya tutuşuyor bunlar. E ben uzaya gidip gelmişim, iki kere ışın yolculuğu yapmışım bu baş bu gürültüye dayanır mı? Sonra bir anda biri ağzıma bir mendil tuttu.
---
Neredeyim ben? Başım neden bu kadar çok ağrıyor?
-Endişelenme Aylin, burada bizim yanımızdasın. Cumhuriyetimize geri döndün. Bu cumhuriyeti yeniden canlandırmaya karar verdik. Artık hep birlikteyiz.
Okan'ın sesiydi.
---
Geçirdiğim bu bir koca uzay senesinin ardından işte şimdi yine buradayım, Gocu Cumhuriyeti'ndeyim. Hayat görüşüm öylesine değişti ki. Anlatmak, aktarmak istiyorum. Bundan sonra bu cumhuriyet daha da güçlü olacak!
15 Ağustos 2011 Pazartesi
Geri Döndüler!
Sandalyesine oturmuş, ayaklarını da karşısında duran, kağıtlarla şişirilmiş masasına uzatmıştı. Kafasındaki kovboy şapkası, ve ayaklarındaki çizmeleriyle adeta vahşi batının bir yağız delikanlısıydı. Kapı vurulmaksızın açılıverdi, içeriye giren adam Barbaros'tu. Soluk almaksızın;
- "Oğlum o kılıkla senle sıçmaya gitmem, çıkar şu şapkayla çizmeleri, çakma kovboy!" dedi Barbaros.
- "Sen de aynalı polis gözlüğü takmışsın, ben bir şey diyor muyum?" diye sitemkar bir serzenişte bulunsa da Okan, çizmelerini çıkarmaya başlamıştı bile.
- "Benim gözlerim hassas oğlum, ondan takıyorum, yoksa meraklısı değilim. Hem şimdi gerçekten yeniden mi oluyor? Grubu yeniden mi topluyoruz?".
- "Evet, üstelik bu sefer çok daha iyi olacak, çok daha derin ve anlamlı olacak!"
Barbaros heyecanlanmıştı, heyecanını saklama gayretine girmeden, "Bu duyduklarım gerçek mi? Söyle ha, söyle! Gözlerime bakarak söyle adamım! Gerçekten grubu topluyor muyuz?" dedi hunharca, ve cevap bekler gibi gözlerini Okan'a dikti! Okan, "Çıkar şu gözlükleri de, gözlerine bakabileyim! Şuan aynalı gözlüklerin sağolsun, sadece kendimi görüyorum gözlerinde!" dedi sertçe. İkili uzunca konuştular, saatler süren tartışmanın ardından, Barbaros, Okan'ın sert tavrına aldırmamaya karar vererek aynalı polis gözlüklerini gözünde tuttu!(İnatçı ibne!!!)
***************************************
Uzun, düz, kara saçları olan kadın taburesinde iki büklüm oturuyordu. "Garson bir tane daha!" dedi. Garson kadına yavaşça yaklaşarak, "Bu kadarı yeterli değil mi hanfendi, zaten çok içtiniz." dedi. Kadın sanki kuyruğuna basılmış bir kediymiş gibi atikçe yakaladı garsonu yakasından. Garsonun yüzünü, yüzünü iyice yaklaştırdı ve sıkılı dişlerinin arasından, "Bana istediğimi getir!" dedi. Garson ürkek tavırlarla kadına istediğini getirmek üzre uzaklaştı.
O sıra'da mekanın kapısı aralandı ve içeri iki yağız delikanlı girdi. Bu delikanlılardan biri, Aynalı polis gözlüğü takıyordu ve diğeri ise sürekli bir şeyler mırıldanıyordu. Uzun, düz, kara saçları olan kadın, mırıltıya kulak kesildi, yaklaştıkça sürekli tekrarlanan sözcükler, anlam kazanmaya başladı, adam sürekli olarak "Aynalı polis gözlüğünü sikiyim Barbaros!" diye tekrarlıyordu. Barbaros bu kısık sesli çemkirmelere sonunda dayanamadı ve haykırdı, "Eeeeh yeter be! Taksaydın o eminönü malı kovboy şapkasını, giyseydin o çakma harley botları da rezil olsaydın keşke! Ben bi' arkadaşın olarak uyardım seni alt tarafı!". Okan bu sözlere küfür dolu bi' cevap yapıştıracaktı ki, kızı gördü!
İkili kızın yanına varıp, birer tabureye oturdular. "Aylin" diye başladı söze Okan, ama sonra boğazı düğümlendi ve sustu. Barbaros, Okan'ın daha fazla devam edemeyeceğini anlayınca sözü aldı ve, "Aylin, grubu yeniden topluyoruz, sana ihtiyacımız var." dedi. Aylin bir süre ikiliye tanımaz gözlerle baktı ve, "Ben artık yokum, bu işler benden geçti, yerime başkasını bulun ve hayatınıza devam edin." dedi. Okan birden ayağa fırladı ve, "Hayır dostum, biz başkasını istemiyoruz, bize sen lazımsın!" diye adeta haykırdı. Mekandaki herkes bu haykırışa yönelip Okan'a bakınca, Okan utangaç ve mahçup bir tavırla "ehi şey pardon" gibisinden bir şeyler mırıldanarak yerine oturdu.
Aylin "Hay lanet garson, nerde kaldı içeceğim!" diye basbariton bir tonla mekanı inletti! Barbaros, Aylin'in durumunu anlamıştı ve "Son ihtiyacın bir kahve daha, daha fazla içme, bizle gel." dedi. Evet aylin'in içtiği sadece kahveydi ama kahve o'nu sinirli, çekilmez biri yapıyordu. Aylin tam bir kahvekolikti. Grup dağıldığından beri kahve bağımlılığı daha da kötüye gitmiş ve o'nu adeta tutsak etmişti.
Aylin, Barbaros'u adeta hiç umursamadı, ayağa fırlayarak dönmüş gözlerle garson'un üstüne atlayıp, genç adamı yere serdi. "Kahve dedik kahveeee" diye haykırıyordu ki, arkadan avcu mendil dolu bir el ağzını kapadı. Aylin yumuşakça bir karanlığa düştü, evet bez eterliydi!
*********************
- "Oğlum o kılıkla senle sıçmaya gitmem, çıkar şu şapkayla çizmeleri, çakma kovboy!" dedi Barbaros.
- "Sen de aynalı polis gözlüğü takmışsın, ben bir şey diyor muyum?" diye sitemkar bir serzenişte bulunsa da Okan, çizmelerini çıkarmaya başlamıştı bile.
- "Benim gözlerim hassas oğlum, ondan takıyorum, yoksa meraklısı değilim. Hem şimdi gerçekten yeniden mi oluyor? Grubu yeniden mi topluyoruz?".
- "Evet, üstelik bu sefer çok daha iyi olacak, çok daha derin ve anlamlı olacak!"
Barbaros heyecanlanmıştı, heyecanını saklama gayretine girmeden, "Bu duyduklarım gerçek mi? Söyle ha, söyle! Gözlerime bakarak söyle adamım! Gerçekten grubu topluyor muyuz?" dedi hunharca, ve cevap bekler gibi gözlerini Okan'a dikti! Okan, "Çıkar şu gözlükleri de, gözlerine bakabileyim! Şuan aynalı gözlüklerin sağolsun, sadece kendimi görüyorum gözlerinde!" dedi sertçe. İkili uzunca konuştular, saatler süren tartışmanın ardından, Barbaros, Okan'ın sert tavrına aldırmamaya karar vererek aynalı polis gözlüklerini gözünde tuttu!(İnatçı ibne!!!)
***************************************
Uzun, düz, kara saçları olan kadın taburesinde iki büklüm oturuyordu. "Garson bir tane daha!" dedi. Garson kadına yavaşça yaklaşarak, "Bu kadarı yeterli değil mi hanfendi, zaten çok içtiniz." dedi. Kadın sanki kuyruğuna basılmış bir kediymiş gibi atikçe yakaladı garsonu yakasından. Garsonun yüzünü, yüzünü iyice yaklaştırdı ve sıkılı dişlerinin arasından, "Bana istediğimi getir!" dedi. Garson ürkek tavırlarla kadına istediğini getirmek üzre uzaklaştı.
O sıra'da mekanın kapısı aralandı ve içeri iki yağız delikanlı girdi. Bu delikanlılardan biri, Aynalı polis gözlüğü takıyordu ve diğeri ise sürekli bir şeyler mırıldanıyordu. Uzun, düz, kara saçları olan kadın, mırıltıya kulak kesildi, yaklaştıkça sürekli tekrarlanan sözcükler, anlam kazanmaya başladı, adam sürekli olarak "Aynalı polis gözlüğünü sikiyim Barbaros!" diye tekrarlıyordu. Barbaros bu kısık sesli çemkirmelere sonunda dayanamadı ve haykırdı, "Eeeeh yeter be! Taksaydın o eminönü malı kovboy şapkasını, giyseydin o çakma harley botları da rezil olsaydın keşke! Ben bi' arkadaşın olarak uyardım seni alt tarafı!". Okan bu sözlere küfür dolu bi' cevap yapıştıracaktı ki, kızı gördü!
İkili kızın yanına varıp, birer tabureye oturdular. "Aylin" diye başladı söze Okan, ama sonra boğazı düğümlendi ve sustu. Barbaros, Okan'ın daha fazla devam edemeyeceğini anlayınca sözü aldı ve, "Aylin, grubu yeniden topluyoruz, sana ihtiyacımız var." dedi. Aylin bir süre ikiliye tanımaz gözlerle baktı ve, "Ben artık yokum, bu işler benden geçti, yerime başkasını bulun ve hayatınıza devam edin." dedi. Okan birden ayağa fırladı ve, "Hayır dostum, biz başkasını istemiyoruz, bize sen lazımsın!" diye adeta haykırdı. Mekandaki herkes bu haykırışa yönelip Okan'a bakınca, Okan utangaç ve mahçup bir tavırla "ehi şey pardon" gibisinden bir şeyler mırıldanarak yerine oturdu.
Aylin "Hay lanet garson, nerde kaldı içeceğim!" diye basbariton bir tonla mekanı inletti! Barbaros, Aylin'in durumunu anlamıştı ve "Son ihtiyacın bir kahve daha, daha fazla içme, bizle gel." dedi. Evet aylin'in içtiği sadece kahveydi ama kahve o'nu sinirli, çekilmez biri yapıyordu. Aylin tam bir kahvekolikti. Grup dağıldığından beri kahve bağımlılığı daha da kötüye gitmiş ve o'nu adeta tutsak etmişti.
Aylin, Barbaros'u adeta hiç umursamadı, ayağa fırlayarak dönmüş gözlerle garson'un üstüne atlayıp, genç adamı yere serdi. "Kahve dedik kahveeee" diye haykırıyordu ki, arkadan avcu mendil dolu bir el ağzını kapadı. Aylin yumuşakça bir karanlığa düştü, evet bez eterliydi!
*********************
24 Eylül 2010 Cuma
dünya insanlarının başka bir gezegenden sürülen suçlular olduğu gerçeği
elimizde güçlü kanıtlar var! bu kanıtların başı, tabiki piramitlerdeki helikopter, planör, tank vs. çizimleri. yani insanlık bundan yüz binlerce yıl önce huzur dolu bir gezegende hüküm sürüyordu ve biz bozuk ırk o gezegenden sürüldük. şuan adı bilinmeyen o gezegende nüfus trilyonları bulmuştu, hümanist düzen insanlığı ulaştırabileceği maksimum seviyeye taşımıştı. ancak bir takım insan tabiki sorun çıkarmaya devam ediyordu. bu sorun çıkaran kimseler de, bu gün bizim dünyamızda olduğu gibi hapislere tıkılıyordu.
bu hapisler zamanla yetersiz gelmeye başladı. trilyonlarla ölçülen nüfuslu bir gezegende, haydut sayısı da tahmin edebileceğiniz gibi milyonları bulur. çözüm belliydi. nüfusun sırtındaki kene, yani bizler sürülecektik. bu gün bizim piramitler dediğimiz uzay araçlarına yerleştirilip, o huzurlu gezegenden şuan içinde bulunduğumuz dünyaya sürüldük.
cennetten kovulma hikayesi zamanla şeytan, adem ve havva kıvamı almış da olsa, gerçek cennetten kovulma hikayesi budur. biz o ilk haydutların torunlarının torunlarının torunlarıyız yani. bu da ruhumuzdaki yıkma arzusunu açıklığa kavuşturur.
einstein dünyanın bir evrim içerisinde, maksimum seviyesine varıp, sonra sıfırlandığını iddia etmişti. ne yazık ki dahimiz yanlıştı. aslında o aşmış seviyelere varanlar, bizim üstün atalarımız, bizi o adı bilinmyen gezegenden süren atalarımızdı.
bizi sürenler tabiki kalpsiz caniler olmadıklarına, önce en gelişmiş silahlarıyla dünyayı vurup, dinazorlar denen beynen az gelişmiş varlıkları yokedip, bize uygun yaşam alanı sağladılar. biz salak gibi dinazorların bir gök taşıyla yokolduğunu sanalım, gerçek ise bizi süren atalarımızın onları yokettiğidir.
bu hapisler zamanla yetersiz gelmeye başladı. trilyonlarla ölçülen nüfuslu bir gezegende, haydut sayısı da tahmin edebileceğiniz gibi milyonları bulur. çözüm belliydi. nüfusun sırtındaki kene, yani bizler sürülecektik. bu gün bizim piramitler dediğimiz uzay araçlarına yerleştirilip, o huzurlu gezegenden şuan içinde bulunduğumuz dünyaya sürüldük.
cennetten kovulma hikayesi zamanla şeytan, adem ve havva kıvamı almış da olsa, gerçek cennetten kovulma hikayesi budur. biz o ilk haydutların torunlarının torunlarının torunlarıyız yani. bu da ruhumuzdaki yıkma arzusunu açıklığa kavuşturur.
einstein dünyanın bir evrim içerisinde, maksimum seviyesine varıp, sonra sıfırlandığını iddia etmişti. ne yazık ki dahimiz yanlıştı. aslında o aşmış seviyelere varanlar, bizim üstün atalarımız, bizi o adı bilinmyen gezegenden süren atalarımızdı.
bizi sürenler tabiki kalpsiz caniler olmadıklarına, önce en gelişmiş silahlarıyla dünyayı vurup, dinazorlar denen beynen az gelişmiş varlıkları yokedip, bize uygun yaşam alanı sağladılar. biz salak gibi dinazorların bir gök taşıyla yokolduğunu sanalım, gerçek ise bizi süren atalarımızın onları yokettiğidir.
31 Ocak 2010 Pazar
Güzeldi
Güzeldi, otantikti, post moderndi… Daha da önemlisi burada Mekdanılds, Börgırkink, Starbaks gibi kapitalizm mekânları ve içinde yuvalanmış şişko kapitalist orosbu çocukları yoktu. Bu beni oldukça sevindirmişti.
Oldum olası nefret ederim mevzu bahis piçlerden ve yuvalarından. Üstlerinde ‘GAP’ yazan kapşonlu eşofmanlarından tanırım hepsini… Konuştukları Türkçe kulağımı tırmalar (‘R’leri eriterek söylüyorlar ya) ‘Embiyey’ ‘Ragbi’ hatta çok acaip, su altı ragbisi gibi tam zengin piçi sporlarına ilgi duyan samimiyetsiz göt çocukları…
En son ortaokulda yalnız başıma bi Börgırking lokantasına gitmiştim. Kardeşim sipariş verme esnasında yaşanan o hengamelik, o kargaşa, o çılgın kapitalist gençlik beni o kadar strese sokmuştu ki sadece ‘Vupır.. vupır..’ diyebilmiştim. koşarak kaçmıştım o börgır kinkten.
Nasıl kaçmayım? Arkamda bu işin kompedanı olmuş bir sürü tiki ‘kikir kikir’ gülüşüyor. Karşımda, ‘beni CİA eğitti’ dercesine küstah bakışlarıyla duran servis elemanı. Ben ise tabelalarda asılı fiyat listelerini ‘lan 10 milyon diyo şimdi vericez parayı bokum kadar bişey koycaklar önüme doymayacaz görmeyecez’ gibi gayet safiyane bir şekilde inceliyorum (bıraksana rahat edeyim!) . En sonunda, arkadan gelen tiki baskısı, önde ‘’hadi lan fakir! sipariş ver bu kadar zengin çocuğu seni mi beklicek’ der gibi duran servis elemanına dayanamayıp kaçmıştım.
İşte o gün bu gündür nerde bi ketçap nerde bi mayonez görsem duygusallaşırım (fırk!). Ha bir de Özkan Piknik! O günden sonra yıllardır hayatımdan çıkmadı, Özkan piknik ve Özkan Pikniğin derisi bol tavuk döneri (Oh mis).
Oldum olası nefret ederim mevzu bahis piçlerden ve yuvalarından. Üstlerinde ‘GAP’ yazan kapşonlu eşofmanlarından tanırım hepsini… Konuştukları Türkçe kulağımı tırmalar (‘R’leri eriterek söylüyorlar ya) ‘Embiyey’ ‘Ragbi’ hatta çok acaip, su altı ragbisi gibi tam zengin piçi sporlarına ilgi duyan samimiyetsiz göt çocukları…
En son ortaokulda yalnız başıma bi Börgırking lokantasına gitmiştim. Kardeşim sipariş verme esnasında yaşanan o hengamelik, o kargaşa, o çılgın kapitalist gençlik beni o kadar strese sokmuştu ki sadece ‘Vupır.. vupır..’ diyebilmiştim. koşarak kaçmıştım o börgır kinkten.
Nasıl kaçmayım? Arkamda bu işin kompedanı olmuş bir sürü tiki ‘kikir kikir’ gülüşüyor. Karşımda, ‘beni CİA eğitti’ dercesine küstah bakışlarıyla duran servis elemanı. Ben ise tabelalarda asılı fiyat listelerini ‘lan 10 milyon diyo şimdi vericez parayı bokum kadar bişey koycaklar önüme doymayacaz görmeyecez’ gibi gayet safiyane bir şekilde inceliyorum (bıraksana rahat edeyim!) . En sonunda, arkadan gelen tiki baskısı, önde ‘’hadi lan fakir! sipariş ver bu kadar zengin çocuğu seni mi beklicek’ der gibi duran servis elemanına dayanamayıp kaçmıştım.
İşte o gün bu gündür nerde bi ketçap nerde bi mayonez görsem duygusallaşırım (fırk!). Ha bir de Özkan Piknik! O günden sonra yıllardır hayatımdan çıkmadı, Özkan piknik ve Özkan Pikniğin derisi bol tavuk döneri (Oh mis).
25 Ocak 2010 Pazartesi
Düğün Görl
Düğün Görl. Bir Türkiye gerçeği. Avrupa’daki, party girl kavramının ülkemdeki karşılığı sayılabilir. Hepimiz tanırız, hemen her düğünde hazır bulunan bir zümreye ait insanlardır bunlar. Her şeyden önce düğün iyi bir Düğün Görl, lise mezunudur ve ortaokul seviyesinde İngilizceyi ana dili gibi konuşur.. (yes ay em fayn tenk yu)
Düğün Görl geceye iştirak eden diğer hanımları, gelini eleştirir. Onlar hakkında yorumlar yaparak onları it götüne sokmaya çalışır. Düğün Görl beyonce hayranıdır. Giyim kuşamı ve makyajıyla Beyonce olmayı hedefleyen Düğün Görl kınalı yapıncak olmaktan öte gidemez.
2’ye ayrılır düğün görl;
Şişman Düğün Görl: Oynamayı pek tercih etmeyen Düğün Görldür bu. Genel de kuru pasta ve limonatanın sık tazelendiği bölgeye yakın otururlar. Uzaktan bakınca Konsolos gibi durur. Ciddi, vakur, düğüne hâkim… Hani, sanki halayı yanlış çekeni ‘düğün dışı’ edip siktiri çalacak! Benim için biraz sibelcan görüntüsü verir bu Düğün görl.
Sıska Düğün Görl: Sevdiğim Düğün Görl çeşididir bu. Kıttır kıttır oynar. 2 dakika yerinde duramaz. Buna karşın en sinsi Düğün Görl de bu gruptan çıkar. Gelinle damadın arkasından etmediği lafı koymaz ama yüzlerine de ‘değerli’ gibi sırıtır. Ayrıca oynamaktan yorulup oturduğunda da uzaklara doğru uzun uzun bakışlar atarak, düğüne katılan genç delikanlılar arasında gerginliğe sebebiyet verir.
Düğün görl büyüyünce; ‘’beni tanıdın mı ben bilmem ne teyzen, kocaman olmuşsun’’ diyen teyze olur, evrim geçirmiş pikaçu misali.
Düğün Görl geceye iştirak eden diğer hanımları, gelini eleştirir. Onlar hakkında yorumlar yaparak onları it götüne sokmaya çalışır. Düğün Görl beyonce hayranıdır. Giyim kuşamı ve makyajıyla Beyonce olmayı hedefleyen Düğün Görl kınalı yapıncak olmaktan öte gidemez.
2’ye ayrılır düğün görl;
Şişman Düğün Görl: Oynamayı pek tercih etmeyen Düğün Görldür bu. Genel de kuru pasta ve limonatanın sık tazelendiği bölgeye yakın otururlar. Uzaktan bakınca Konsolos gibi durur. Ciddi, vakur, düğüne hâkim… Hani, sanki halayı yanlış çekeni ‘düğün dışı’ edip siktiri çalacak! Benim için biraz sibelcan görüntüsü verir bu Düğün görl.
Sıska Düğün Görl: Sevdiğim Düğün Görl çeşididir bu. Kıttır kıttır oynar. 2 dakika yerinde duramaz. Buna karşın en sinsi Düğün Görl de bu gruptan çıkar. Gelinle damadın arkasından etmediği lafı koymaz ama yüzlerine de ‘değerli’ gibi sırıtır. Ayrıca oynamaktan yorulup oturduğunda da uzaklara doğru uzun uzun bakışlar atarak, düğüne katılan genç delikanlılar arasında gerginliğe sebebiyet verir.
Düğün görl büyüyünce; ‘’beni tanıdın mı ben bilmem ne teyzen, kocaman olmuşsun’’ diyen teyze olur, evrim geçirmiş pikaçu misali.
24 Ocak 2010 Pazar
Ukrayna Ulusuna Sesleniş
Sevgili, dost, kardeş ve fakbadi Ukrayna halkına en içten sevgi ve muhabbetlerimi ileterek sözlerime başlamak istiyorum. Bildiğiniz gibi Türk ve Ukrayna toplulukları ‘bin yıldır’ kardeş gibi birlikte yaşamaktadır. Dini, dili, kültürü seksi bir olan bu iki topluluk birbirinden ayrı düşünülemez. En azından benim için Ukrayna’nın olmadığı bir dünya acayip sıkıcı olurdu. Sizlere beslediğimiz derin muhabbeti böyle anlatamam, yani bu çok çiğ kaldı ama uzun yazınca kimse okumuyor. O yüzden ben direk konuya gireyim.
Geçtiğimiz günlerde genel seçim yaptı dost ve kardeş Ukrayna halkı… Seçimlerin galibi ise Yulia TİMOŞENKO oldu. Evet, bu çok normal. Ben de Ukraynalı olsam gider Yulia Hanıma verirdim oyumu. O tipine soktumun yusçenkosuna oy verecek halim yok!
Bizim ülkemizde TİMOŞENKO kadar güzel manken bile yokken, siz bunu devlet başkanı yapıyorsunuz. Bu, Arap’ın yağı bol bulmasının akabinde gerçekleştirdiği o protest eyleme benziyor. Sevgili Ukrayna halkı, ben sizin iç işlerinize karışmak istemiyorum ama dost acı söyler. Burada, Murat BOZ kliplerinde görmeye alıştığımız tarzda bir hatunu başbakan yaparsanız sizi bir gün sikebilirler. Yok, illa kadın başbakan olacak! Diye bir isteğiniz varsa, bizden Rahşan ECEVİT’İ veya Tansu ÇİLLER’İ alabilirdiniz. Size feda olsun. TİMOŞENKO’nun nesi var? Diye soracak olursanız, ‘’Seksi resimleri için tıklayınız’’ bir havası var. Yani TİMOŞENKO bizim memlekette olsa, kebapçı açılışına katılmış Nilay Dorsa’dan farklı bir muamele göremez. Mitinglerde falan taciz edilir. Kabinedeki bakanlar askıntı olur. İşte ben de sizin bu duruma düşmenizden korkuyorum, kadın zaten belli bir süre başbakanlık görevini yürüttü hevesini aldı ama artık yeter. Siz gelin bu işten vazgeçin. Bu benden size bir dost öğüdüdü.
Son olarak, sözlerimi noktalarken, Rusya’ya olan doğal gaz borçlarınızı ödemenizi diliyorum. Yulia TİMOŞENKO ve onun gibi milyonlarca Ukraynalı saygı değer ablamızı üşütmemenizi temenni ediyorum. Ayrıca, Vladimir KLİŞKO, Vitali KLİŞKO ve Andrei ŞEVŞENKO’ya İzmail belediye başkanına, Sivas Topoldaki arkadaşlarıma ve Kırımdaki tüm Tatar halkına sevgilerimi iletiyorum.
Geçtiğimiz günlerde genel seçim yaptı dost ve kardeş Ukrayna halkı… Seçimlerin galibi ise Yulia TİMOŞENKO oldu. Evet, bu çok normal. Ben de Ukraynalı olsam gider Yulia Hanıma verirdim oyumu. O tipine soktumun yusçenkosuna oy verecek halim yok!
Bizim ülkemizde TİMOŞENKO kadar güzel manken bile yokken, siz bunu devlet başkanı yapıyorsunuz. Bu, Arap’ın yağı bol bulmasının akabinde gerçekleştirdiği o protest eyleme benziyor. Sevgili Ukrayna halkı, ben sizin iç işlerinize karışmak istemiyorum ama dost acı söyler. Burada, Murat BOZ kliplerinde görmeye alıştığımız tarzda bir hatunu başbakan yaparsanız sizi bir gün sikebilirler. Yok, illa kadın başbakan olacak! Diye bir isteğiniz varsa, bizden Rahşan ECEVİT’İ veya Tansu ÇİLLER’İ alabilirdiniz. Size feda olsun. TİMOŞENKO’nun nesi var? Diye soracak olursanız, ‘’Seksi resimleri için tıklayınız’’ bir havası var. Yani TİMOŞENKO bizim memlekette olsa, kebapçı açılışına katılmış Nilay Dorsa’dan farklı bir muamele göremez. Mitinglerde falan taciz edilir. Kabinedeki bakanlar askıntı olur. İşte ben de sizin bu duruma düşmenizden korkuyorum, kadın zaten belli bir süre başbakanlık görevini yürüttü hevesini aldı ama artık yeter. Siz gelin bu işten vazgeçin. Bu benden size bir dost öğüdüdü.
Son olarak, sözlerimi noktalarken, Rusya’ya olan doğal gaz borçlarınızı ödemenizi diliyorum. Yulia TİMOŞENKO ve onun gibi milyonlarca Ukraynalı saygı değer ablamızı üşütmemenizi temenni ediyorum. Ayrıca, Vladimir KLİŞKO, Vitali KLİŞKO ve Andrei ŞEVŞENKO’ya İzmail belediye başkanına, Sivas Topoldaki arkadaşlarıma ve Kırımdaki tüm Tatar halkına sevgilerimi iletiyorum.
Yazamıyordum 7 çünkü Moğolistandaydım
Ozan beni memleketime yollamıştı. Artık seksin olmadığı o topraklara, anadoluya dönmüştüm. Nuh’un Ankara makarnası, köy ekmeği, tereyağı, bulgur pilavı, buğday, çeşitli kilim motifleri, saz, gözleri yaşlı annem, elleri nasırlı babam ve Neşet Ertaştan ibaret, Latif Doğan ile Küstüm Show tadında bir hayat sürmeye başlamıştım yine. Bir gün, zavallı annem ki neden zavallı olduğunu hala anlamış değilim, yanıma gelip dedi ki;
-Oğul oğul! Artık vaktin geldi, seni everelim!
-Anam! Garib Anam! Dünya tatlı, can aziz ölmeden koma beni mezara desem de dinletemedim...
Uzun görüşmelerden sonra, Atadır nihayetinde deyip daha fazla karşı çıkmadım. (Çok gelenekçi bir aile yapımız vardır. Annem hala boş zamanlarında cepheye ekmek, mermi falan taşır. Babam sık sık balkan harbine katılıyor. Öyle yani.)
Bana düşündüğün birisi mi var? Diye sordum. Moğolistan’da yaşayan uzaktan akrabalarımız olduğunu onların büyük kızını bana almak istediğini söyledi. (Evet, biz ruh hastasıyız o kadar uzaktan akrabalarımızla hala görüşüyoruz)
Ertesi gün eşyalarımızı toplayıp Moğolistana doğru yola çıktık. Akrabalarımız Gobi çölünde yaşayan, Uygur kökenli Moğollardı. 4 gün sonra Gobi çölüne varmıştık, uçsuz bucaksız bir bozkırdı. Keçi kılından çadırlarda yaşıyormuş akrabalarımız. Bizi büyük alaka ile karşıladılar.
Adı Katun Bugaymış (boğa hatun) sözlümün. Katun Buga 1.94 boyunda iri yarı kalıplı bir kızdı. At üstünde dörtnala giderken ok atabiliyor, hiç durmadan yalaşık 350 km at binebiliyordu. Çok iyi kılıç kullanabiliyor, Türk dövüş sanatı Sayokan’ı ileri düzeyde yapıyordu. 150 kiloyla Benç Pires’e giriyordu. Hatta boş zamanlarında 40 yiğidiyle Çin’e akın düzenlediğini dahi söylediler. En önemlisi ise çok şamanistti, inançlarına aşırı bağlıydı. Eline erkek eli değmemişti, sadece bi kere yanlışlıkla atının pipisi değmişti. O da kazara yani yerden bişey alırken.
Kızın Ağabeyi Subutay Bahadır ise tam dört Katun Buga ebadındaydı. Beni de çok sevmişti. Fanatik cimbom’lu olan Subutay Bahadırla kımız içip maç izlemek çok zevkliydi doğrusu. Gobi Ülkü Ocaklarını ziyaret ettik birlikte. Oradaki reislerle tanışıp hoş beş ettik. Subutay Bahadır; bozkır düğünü düşünmüştü bizim için. Misafirleri de kuru pasta-kımızla idare edip düğünü ucuza getirecekti. ‘Öyle toy verip şölen etmeye gerek yok aslında’ diyordu. Cimriydi.(Orusbu çocuğu)
15 gün’e yakındır gobi çöllerinde Katun Bugayla birbirimize alışmaya çalışıyorduk. Daha doğrusu ben çalışıyordum. Gerçi Cengiz han gibi ‘Dunak’ dediğimiz bölgeden aşağı sarkan bıyık bırakmasaydı daha kolay olacaktı alışmam ama işte Katun Buga gibi narin duyguları olan bir kıza traş olmasını söylemek onu çok incitebilirdi… Katun Buga benim kafama ölü kuzgun koyup koşmamı istiyor, sonra da ben hareket halindeyken kuzgunu okla vuruyordu. Çeşitli sayokan tekniklerini üzerimde deniyor, canımı yakıyordu. Bazen Tar çalıp, Özbek türküleri, İsmail Yk şarkıları seslendiriyoduk uçsuz gobi çölünde. Çin seddini aşıp Çinli çaşıtlardan baş alıyorduk. Aramıza doğan bu vıcık aşk nereye gidiyor diye düşünürken, yine bir gün kılıç kalkan talimi sırasında kalkanıyla gösüme vurunca ben, ‘Hayat maksimumda!’ şeklinde yere düştüm. Tabi çarpmanın etkisiyle bilincimi yitirmişim.
Şiddetli baş ağrısıyla uyandım. Karşımda gördüğüm manzara beni çok şaşırtmıştı. Başımda porno filmlerdekilerle alakası olmayan, Moldova bayan milli güreş takımından kaçmış bir görüntü çizen bir hemşire (hem de bildiğin bıyıklı falan)… Uyandık mı? Diye sordu. Sigaradan çatallanmış sesi kulağımı tırmalamıştı. Noldu bana? Diye yanıtladım (Karizmatiğimdir).
Not: Selda Bağcan modeli yapılmış saçlarından anladığım kadarıyla hemşire duldu.
-Oğul oğul! Artık vaktin geldi, seni everelim!
-Anam! Garib Anam! Dünya tatlı, can aziz ölmeden koma beni mezara desem de dinletemedim...
Uzun görüşmelerden sonra, Atadır nihayetinde deyip daha fazla karşı çıkmadım. (Çok gelenekçi bir aile yapımız vardır. Annem hala boş zamanlarında cepheye ekmek, mermi falan taşır. Babam sık sık balkan harbine katılıyor. Öyle yani.)
Bana düşündüğün birisi mi var? Diye sordum. Moğolistan’da yaşayan uzaktan akrabalarımız olduğunu onların büyük kızını bana almak istediğini söyledi. (Evet, biz ruh hastasıyız o kadar uzaktan akrabalarımızla hala görüşüyoruz)
Ertesi gün eşyalarımızı toplayıp Moğolistana doğru yola çıktık. Akrabalarımız Gobi çölünde yaşayan, Uygur kökenli Moğollardı. 4 gün sonra Gobi çölüne varmıştık, uçsuz bucaksız bir bozkırdı. Keçi kılından çadırlarda yaşıyormuş akrabalarımız. Bizi büyük alaka ile karşıladılar.
Adı Katun Bugaymış (boğa hatun) sözlümün. Katun Buga 1.94 boyunda iri yarı kalıplı bir kızdı. At üstünde dörtnala giderken ok atabiliyor, hiç durmadan yalaşık 350 km at binebiliyordu. Çok iyi kılıç kullanabiliyor, Türk dövüş sanatı Sayokan’ı ileri düzeyde yapıyordu. 150 kiloyla Benç Pires’e giriyordu. Hatta boş zamanlarında 40 yiğidiyle Çin’e akın düzenlediğini dahi söylediler. En önemlisi ise çok şamanistti, inançlarına aşırı bağlıydı. Eline erkek eli değmemişti, sadece bi kere yanlışlıkla atının pipisi değmişti. O da kazara yani yerden bişey alırken.
Kızın Ağabeyi Subutay Bahadır ise tam dört Katun Buga ebadındaydı. Beni de çok sevmişti. Fanatik cimbom’lu olan Subutay Bahadırla kımız içip maç izlemek çok zevkliydi doğrusu. Gobi Ülkü Ocaklarını ziyaret ettik birlikte. Oradaki reislerle tanışıp hoş beş ettik. Subutay Bahadır; bozkır düğünü düşünmüştü bizim için. Misafirleri de kuru pasta-kımızla idare edip düğünü ucuza getirecekti. ‘Öyle toy verip şölen etmeye gerek yok aslında’ diyordu. Cimriydi.(Orusbu çocuğu)
15 gün’e yakındır gobi çöllerinde Katun Bugayla birbirimize alışmaya çalışıyorduk. Daha doğrusu ben çalışıyordum. Gerçi Cengiz han gibi ‘Dunak’ dediğimiz bölgeden aşağı sarkan bıyık bırakmasaydı daha kolay olacaktı alışmam ama işte Katun Buga gibi narin duyguları olan bir kıza traş olmasını söylemek onu çok incitebilirdi… Katun Buga benim kafama ölü kuzgun koyup koşmamı istiyor, sonra da ben hareket halindeyken kuzgunu okla vuruyordu. Çeşitli sayokan tekniklerini üzerimde deniyor, canımı yakıyordu. Bazen Tar çalıp, Özbek türküleri, İsmail Yk şarkıları seslendiriyoduk uçsuz gobi çölünde. Çin seddini aşıp Çinli çaşıtlardan baş alıyorduk. Aramıza doğan bu vıcık aşk nereye gidiyor diye düşünürken, yine bir gün kılıç kalkan talimi sırasında kalkanıyla gösüme vurunca ben, ‘Hayat maksimumda!’ şeklinde yere düştüm. Tabi çarpmanın etkisiyle bilincimi yitirmişim.
Şiddetli baş ağrısıyla uyandım. Karşımda gördüğüm manzara beni çok şaşırtmıştı. Başımda porno filmlerdekilerle alakası olmayan, Moldova bayan milli güreş takımından kaçmış bir görüntü çizen bir hemşire (hem de bildiğin bıyıklı falan)… Uyandık mı? Diye sordu. Sigaradan çatallanmış sesi kulağımı tırmalamıştı. Noldu bana? Diye yanıtladım (Karizmatiğimdir).
Not: Selda Bağcan modeli yapılmış saçlarından anladığım kadarıyla hemşire duldu.
11 Aralık 2009 Cuma
Korkunç Bir Gece (1)
O gece evde yalnız kalacaktım. Ev halkı şehir dışına çıkmış, geride bir tek ben kalmıştım. "Dışarı çıkaydın ya a susak" dediğinizi duyar gibiyim. Bir gidin, biz de biliyoruz ama yollar kapalıydı. Belediyenin 25 derece sıcaklıkta hiçbir şey yağmamasına rağmen yolları kapaması ilginç ve ürkütücüydü. "N'oluyoruz lan!" diye tırsmıştım. Ancak kararlıydım, tırstığımı kendime çaktırmayacaktım. "Amaan ne güzel işte yalnızım, istediğimi yaparım." diye kendimi avutmaya çalıştım. Gecenin ilerleyen saatlerinde başıma geleceklerden habersizdim...
---
Dur madem yapacak şey yok, koltuk örtülerini düzelteyim demiştim kendi kendime. Bu arada saatten, şiddeti sürekli artan tik-tak-tik-tak sesleri yükseliyordu. Yavaş çekimde saate baktım, baktığımda tam olarak 12:00 olmuştu. Akrep, yelkovan ve saniye kolları üstüste bindiğinde çıkan tik sesi öylesine yüksekti ki, kulaklarımı tıkama ihtiyacı duydum. "Hassiktir, noluyo oğlum?!" derken saçlarım uçuşmaya başladı. Ve birdenbire televizyon açıldı. Ekran maviydi. Odanın içi masmavi olmuştu. Saçlarım uçuşmaya devam ediyordu. Vuuvhuuv. rüzgar aynen böyle uğulduyordu. Sonra kesif bir koku rüzgarla birlikte tüm odayı kaplamıştı. Snff snff. Len len! Altıma yapmıştım. Öyle bir ortamda kim olsa aynı şeyi yapardı diye kendimi rahatlattım. Rahatlama işini fazla abartmış olmalıyım ki dönüp bir de eserime baktım. Güzel, Van Dyck Kahverengisi. Bugüne kadar elde ettiğim en iyi kahverengiydi. O an özgüvenimi geri kazandım ve tırsmayı kestim. Nereden esiyor bu kadar, diye sağa sola bakınmaya başladım. Hay allah, balkon kapısını kapamayı unutmuştum. Kendi salaklığıma gülerek gittim ve kapadım. Televizyona da hafifçe bir yumruk atınca kendi kendine kapandı. Yıllardır durup dururken açılırdı o. Saat ise benden 3 yaş büyüktü ve artık çalışırken gıcırdaması kaçınılmazdı. Korkacak bir şey kalmamıştı.
Koltuk örtülerini düzeltmeye devam ettim. Bir türlü düzelmiyorlardı lanet olasıcalar. Onlara çok sinirlenmiş ve aduket marifetlerimi üzerlerinde uygulamaya başlamıştım. Gardlarını alıp burnuma burnuma toz kaldırdılar. Tozla birlikte hapşırdım haliyle. Sonra cebimden bir selpak çıkartıp burnumu sildim. Gene eserime baktım. İşte şimdi gerçekten hassiktirdi! Eserim Galaksi Yeşili'ydi. Yıllardır elde etmeye çalıştığım bir diğer rengi de bu esrarengiz gecede elde etmiştim. Keyfim öylesine yerindeydi ki, akreple yelkovandan Şahin K çıksa vız gelirdi. Bu espriyi yaptıktan sonra "Len yoksa?" diye şüpheyle bir kez daha saate baktım. Saat 12:25 olmuştu. Haha, akrep ve yelkovan öylece ilerliyorlardı. Sakindim.
Geriye bir tek, tekli koltuğun örtüsü kalmıştı. Nedense bir anda çok neşelendim ve la la la dan başka hiçbir sözü olmayan hafif hüzünlü bir çocuk şarkısı söylemeye başladım. Şarkının ritmini sürekli düşürüyordum, gitgide daha yavaş bir şarkıya dönüşüyordu. Ve yavaşladıkça sesim kalınlaşıyordu. Sesim kalınlaştıkça da yankı yapıyordu. Sonra gene televizyon açıldı. Gene mavi ekranla karşı karşıya geldim. Eeh ama yettin, diye terliğimi kaptığım gibi fırlatmaya yeltenirken elektrikler kesildi. Televizyon kapanmamıştı! La la la şarkısını kesip Kelime-i Şahadet getirmeye başladım. Ama bir saniye, birisi benim bıraktığım yerden la la la demeye devam ediyordu. Arkamı döndüm. Aynayla karşı karşıya gelmiştim. Suratım masmaviydi. "Korkmamalıyım, hiçbir şey yok, gaipten sesler duyuyorum, geçecek." diyordum kendi kendime. Sonra kolumu aşağı yukarı hareket ettirdim, aynadaki yansımamda bir anormallik yoktu. Saate baktım, 12:31 olmuştu. Akreple yelkovan hala yerindeydi. Tamam işte oğlum, tırsmaya lüzum yok, gidip şu sigortaları kontrol edeyim düşüncesiyle sağa doğru bir adım attım. Ben adım atınca aynadaki yansımamın da bir adım atması gerekirdi. Ancak... Laan! Aynada sabittim! Ya allah bismillahtı. Aynadaki ben la la la şarkısını söylemeye devam ediyordu. Sonra oda yavaşça aydınlandı, aynadaki canlı başka bir şeye dönüşüyordu. Kırmızı fırfırlı bir mini etek, mavi gözler, sarı iki yandan toplanmış saçlar, lolipop, kırmızı allık. La la la diye şarkı söyleyen canlı Gocu'ya dönüşmüştü!
-Gene ne işin var burda, bu ne hal?!
-Liseli oldum ben. Oyunculuğa soyundum. Hatta az sonra gerçekten soyunucam. Şahin abi yüziyim geliyim dedi.
-Niye yapıyosun bunu, niye!?
-Ekmek parası lan, napsaydım.
-Seni bu hayattan kurtarıcam. Gel, bu taraftan.
Balkondan sarı bornozuyla Şahin K girdi. "Bi yüzdüm geldim bacım." dedi. Bornozu çıkarmak üzere kemerini çözmeye başladı...
---
Dur madem yapacak şey yok, koltuk örtülerini düzelteyim demiştim kendi kendime. Bu arada saatten, şiddeti sürekli artan tik-tak-tik-tak sesleri yükseliyordu. Yavaş çekimde saate baktım, baktığımda tam olarak 12:00 olmuştu. Akrep, yelkovan ve saniye kolları üstüste bindiğinde çıkan tik sesi öylesine yüksekti ki, kulaklarımı tıkama ihtiyacı duydum. "Hassiktir, noluyo oğlum?!" derken saçlarım uçuşmaya başladı. Ve birdenbire televizyon açıldı. Ekran maviydi. Odanın içi masmavi olmuştu. Saçlarım uçuşmaya devam ediyordu. Vuuvhuuv. rüzgar aynen böyle uğulduyordu. Sonra kesif bir koku rüzgarla birlikte tüm odayı kaplamıştı. Snff snff. Len len! Altıma yapmıştım. Öyle bir ortamda kim olsa aynı şeyi yapardı diye kendimi rahatlattım. Rahatlama işini fazla abartmış olmalıyım ki dönüp bir de eserime baktım. Güzel, Van Dyck Kahverengisi. Bugüne kadar elde ettiğim en iyi kahverengiydi. O an özgüvenimi geri kazandım ve tırsmayı kestim. Nereden esiyor bu kadar, diye sağa sola bakınmaya başladım. Hay allah, balkon kapısını kapamayı unutmuştum. Kendi salaklığıma gülerek gittim ve kapadım. Televizyona da hafifçe bir yumruk atınca kendi kendine kapandı. Yıllardır durup dururken açılırdı o. Saat ise benden 3 yaş büyüktü ve artık çalışırken gıcırdaması kaçınılmazdı. Korkacak bir şey kalmamıştı.
Koltuk örtülerini düzeltmeye devam ettim. Bir türlü düzelmiyorlardı lanet olasıcalar. Onlara çok sinirlenmiş ve aduket marifetlerimi üzerlerinde uygulamaya başlamıştım. Gardlarını alıp burnuma burnuma toz kaldırdılar. Tozla birlikte hapşırdım haliyle. Sonra cebimden bir selpak çıkartıp burnumu sildim. Gene eserime baktım. İşte şimdi gerçekten hassiktirdi! Eserim Galaksi Yeşili'ydi. Yıllardır elde etmeye çalıştığım bir diğer rengi de bu esrarengiz gecede elde etmiştim. Keyfim öylesine yerindeydi ki, akreple yelkovandan Şahin K çıksa vız gelirdi. Bu espriyi yaptıktan sonra "Len yoksa?" diye şüpheyle bir kez daha saate baktım. Saat 12:25 olmuştu. Haha, akrep ve yelkovan öylece ilerliyorlardı. Sakindim.
Geriye bir tek, tekli koltuğun örtüsü kalmıştı. Nedense bir anda çok neşelendim ve la la la dan başka hiçbir sözü olmayan hafif hüzünlü bir çocuk şarkısı söylemeye başladım. Şarkının ritmini sürekli düşürüyordum, gitgide daha yavaş bir şarkıya dönüşüyordu. Ve yavaşladıkça sesim kalınlaşıyordu. Sesim kalınlaştıkça da yankı yapıyordu. Sonra gene televizyon açıldı. Gene mavi ekranla karşı karşıya geldim. Eeh ama yettin, diye terliğimi kaptığım gibi fırlatmaya yeltenirken elektrikler kesildi. Televizyon kapanmamıştı! La la la şarkısını kesip Kelime-i Şahadet getirmeye başladım. Ama bir saniye, birisi benim bıraktığım yerden la la la demeye devam ediyordu. Arkamı döndüm. Aynayla karşı karşıya gelmiştim. Suratım masmaviydi. "Korkmamalıyım, hiçbir şey yok, gaipten sesler duyuyorum, geçecek." diyordum kendi kendime. Sonra kolumu aşağı yukarı hareket ettirdim, aynadaki yansımamda bir anormallik yoktu. Saate baktım, 12:31 olmuştu. Akreple yelkovan hala yerindeydi. Tamam işte oğlum, tırsmaya lüzum yok, gidip şu sigortaları kontrol edeyim düşüncesiyle sağa doğru bir adım attım. Ben adım atınca aynadaki yansımamın da bir adım atması gerekirdi. Ancak... Laan! Aynada sabittim! Ya allah bismillahtı. Aynadaki ben la la la şarkısını söylemeye devam ediyordu. Sonra oda yavaşça aydınlandı, aynadaki canlı başka bir şeye dönüşüyordu. Kırmızı fırfırlı bir mini etek, mavi gözler, sarı iki yandan toplanmış saçlar, lolipop, kırmızı allık. La la la diye şarkı söyleyen canlı Gocu'ya dönüşmüştü!
-Gene ne işin var burda, bu ne hal?!
-Liseli oldum ben. Oyunculuğa soyundum. Hatta az sonra gerçekten soyunucam. Şahin abi yüziyim geliyim dedi.
-Niye yapıyosun bunu, niye!?
-Ekmek parası lan, napsaydım.
-Seni bu hayattan kurtarıcam. Gel, bu taraftan.
Balkondan sarı bornozuyla Şahin K girdi. "Bi yüzdüm geldim bacım." dedi. Bornozu çıkarmak üzere kemerini çözmeye başladı...
4 Aralık 2009 Cuma
Dış Yavşaklar Ya Da Yazamayacağımızı Sandılar
Bir takım dış mihrak, sanmıştı ki komikliğimizin, enteresanlığımızın ve hatta seksiliğimizin sonu gelmişti! İşimiz gücümüz var anuna koim, sizi mi eğlendiricez diyemedim, oturdum laflar hazırladım;
- Senin sesin daha çok çıkıyor, çünkü sen yavşaksın!
Bitti. . .
(Gideyim de, ekmek parası kazanayım.)
- Senin sesin daha çok çıkıyor, çünkü sen yavşaksın!
Bitti. . .
(Gideyim de, ekmek parası kazanayım.)
1 Aralık 2009 Salı
Gün batımından, Şafağa (3)
25 Kasın 2009, 08:05
Bir durak sonra otobüse hayatında gördüğü en güzel kadınlardan biri bindi. Kadın ücreti ödedikten sonra otobüste ilerledi, onun oturduğu yere kadar geldi. Muhtemelen oturacağı yere karar vermeye çalışıyordu. Tam o sırada otobüsün aniden hızlanmasıyla kadın neredeyse kucağına düştü ve yanına oturuverdi.
- Kusura bakmayın, size bir şey olmadı umarım?
- Bir şeyim yok, merak etmeyin.
- Eh, buraya oturmam gerekiyormuş heralde.
- Galiba.
Dedi gülümseyerek ve kafasını dışarıya doğru çevirdi. Bi süre sonra fark etti ki kadın hala oturuşunu düzeltmemişti, vücutları yakın temas halindeydi. Garibine gitti ama bozuntuya vermedi, her gün böyle güzel bir kadınla yan yana gelmiyordu. Parfümünün kokusu geldi ardından, baş döndürücü bir güzellikteydi.
Otobüs ilerlemeye devam ediyordu. Derken, kadın ondan kağıt ve kalem istedi. Çantasından kalemini ve defterini çıkartıp verdi, defteri iade ettiğinide sayfanında üstüne "Beni beğendin mi?", yazıyordu. Gözleri fal taşı gibi açıldı. Kekeledi:
- Ne... Ne demek beğendin mi?
- Otobüse bindiğim anda gözlerin bana takıldı, gördüm. Evime yaklaşıyoruz. Birkaç durak sonra ineceğim. İstersen beraber çok güzel saatler geçirebiliriz seninle...
- Öhöm. Çok sağolun ancak teklifinizi kabul edemeyeceğim. Bunu reddettiğime kendim bile inanamıyorum ama teşekkürler, ben almayayım.
Kadının sesi bir anda sertleşti:
- Demek gideceğin ye bu kadar önemli ha? Peki, sen bilirsin.
Sonra bir anda şehvetle adamın bacağını kavradı ve en yumuşak sesiyle kulağına fısıldadı:
- Bu son şansın, otobüs birazdan duracak. Gerçekten beni red mi edeceksin?
Adam yutkunarak cevap verdi:
- Evet, sanırım.
Kadın tırnaklarını adamın bacağına geçiriverdi ve o anda otobüs durdu, kadın çabucak aşağıya indi.
Adam çok şaşkındı, "Nedir bu, neden kimse benim bu otobüste olmamı istemiyor?", diye düşündü.
Dışarıya baktığında kadını durakta o yaşlı adamla beraber gördü ve şaşkınlığı biraz daha arttı. Konuştuklarını duymuyordu ama yaşlı adamın kadına çok kızgın olduğu belliydi. Otobüs devam etti.
Gözlerini açtığında trafik sıkışmıştı, korna sesleri geliyordu kulaklarına...
***
Bir durak sonra otobüse hayatında gördüğü en güzel kadınlardan biri bindi. Kadın ücreti ödedikten sonra otobüste ilerledi, onun oturduğu yere kadar geldi. Muhtemelen oturacağı yere karar vermeye çalışıyordu. Tam o sırada otobüsün aniden hızlanmasıyla kadın neredeyse kucağına düştü ve yanına oturuverdi.
- Kusura bakmayın, size bir şey olmadı umarım?
- Bir şeyim yok, merak etmeyin.
- Eh, buraya oturmam gerekiyormuş heralde.
- Galiba.
Dedi gülümseyerek ve kafasını dışarıya doğru çevirdi. Bi süre sonra fark etti ki kadın hala oturuşunu düzeltmemişti, vücutları yakın temas halindeydi. Garibine gitti ama bozuntuya vermedi, her gün böyle güzel bir kadınla yan yana gelmiyordu. Parfümünün kokusu geldi ardından, baş döndürücü bir güzellikteydi.
Otobüs ilerlemeye devam ediyordu. Derken, kadın ondan kağıt ve kalem istedi. Çantasından kalemini ve defterini çıkartıp verdi, defteri iade ettiğinide sayfanında üstüne "Beni beğendin mi?", yazıyordu. Gözleri fal taşı gibi açıldı. Kekeledi:
- Ne... Ne demek beğendin mi?
- Otobüse bindiğim anda gözlerin bana takıldı, gördüm. Evime yaklaşıyoruz. Birkaç durak sonra ineceğim. İstersen beraber çok güzel saatler geçirebiliriz seninle...
- Öhöm. Çok sağolun ancak teklifinizi kabul edemeyeceğim. Bunu reddettiğime kendim bile inanamıyorum ama teşekkürler, ben almayayım.
Kadının sesi bir anda sertleşti:
- Demek gideceğin ye bu kadar önemli ha? Peki, sen bilirsin.
Sonra bir anda şehvetle adamın bacağını kavradı ve en yumuşak sesiyle kulağına fısıldadı:
- Bu son şansın, otobüs birazdan duracak. Gerçekten beni red mi edeceksin?
Adam yutkunarak cevap verdi:
- Evet, sanırım.
Kadın tırnaklarını adamın bacağına geçiriverdi ve o anda otobüs durdu, kadın çabucak aşağıya indi.
Adam çok şaşkındı, "Nedir bu, neden kimse benim bu otobüste olmamı istemiyor?", diye düşündü.
Dışarıya baktığında kadını durakta o yaşlı adamla beraber gördü ve şaşkınlığı biraz daha arttı. Konuştuklarını duymuyordu ama yaşlı adamın kadına çok kızgın olduğu belliydi. Otobüs devam etti.
Gözlerini açtığında trafik sıkışmıştı, korna sesleri geliyordu kulaklarına...
***
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)