15 Kasım 2009 Pazar

İlk

Can Ankara’da yaşayan sarışın, mavi gözlü, aslen Çorumlu yağız bir Anadolu delikanlısıydı. O yıl liseye başladı. En sevdiği şarkı Ankaralı yasemin ft. Ankaralı Turgut düeti olan ‘’Çalkala’’ isimli eserdi ve o eserde de belirtildiği gibi Yunanistan kızlarının don ve fistan giymediğine inanıyordu. Bunu düşünmek bile erekte olmasına yetiyordu. En yakın arkadaşı olan ‘’cop cop Mehmet’le’’ birçok kez bu konu üzerinde istişarede bulunmuşlardı. Don giymeyen kız fikri onu hep derinden etkilemişti.
-
Günler günleri kovalıyor Can cinsel eğitimini hepimiz gibi mahalledeki büyük ağabeylerinden aldığı bilgilerle tamamlıyordu. Cinsel eğitiminin yanında ayrıca kız tavlama teknikleri ve uygun yiyişme ortamları hakkında da derin bilgi sahibi olmuştu bir zaman sonra.
-
Can lise 1. sınıfın 2. döneminde Mukadder isimli bir kızla tanışmıştı. Bu kızla 1-2 gece mesajlaşmış ve ilk defa yaba gibi suratı olsa da bir sevgilisi olmuştu. Belki bir gün Mukadderi ağzından bile öpebilirdi. Bu haberi ilk ‘’cop cop Mehmet’le’’ paylaşmıştı doğal olarak. Cop cop Mehmet’in de daha önce hiç ilişkisi olmamıştı fakat Can’a taktikler veriyor önemli tavsiyelerde bulunuyordu.
-
O sabah Mukadderle okuldan kaçtılar. Aşşaki parka gidecekler 2,5 lt’lik kola yanına da bisküvi kıvırttırıp muhabbet edeceklerdi. Can çok heyecanlıydı. Yolda yürürken hiçbir şey konuşmuyorlar sadece sırıtıp ‘eheh ne?’ ‘eheh ne var? ’ gibi sorular soruyorlardı birbirlerine. Zira can bunların şaşırtma soruları olduğunu biliyordu biricik kankası cop cop Mehmet uyarmıştı onu… Aşşaki parka gelip oturdular… Çok fazla konuşmadılar ama 6 paket probis yemişler ve 2,5 lt’lik kolayı yarıya indirmişlerdi.
-
Mukadder ve Can gittikçe daha yakın oturmaya başladılar birbirlerine. Mukadder yaklaştıkça daha fazla testesteron salgılandığını hissediyordu Can, ancak o bunu ‘azıyorum galiba’ olarak etiketliyordu. Götün götün tabiriyle Cana doğru kayan Mukadder bir süre sonra ona ulaştı ve kafasını Can’ın omzuna yasladı. Can dayanmakta güçlük çekiyordu. Zaten erekte haldeki çükünü mukadderden saklamak yeterince zordu.
-
İlk defa canlı bir kıza bu kadar yakın olmuştu Yunanistan kızları gibi Mukadderin de don kullanmama ihtimalini ve hep adını duyduğu, hayaliyle yaşadığı am denen nesneyi gördüğünü düşündü bir an için. Can gözlerinin karardığını hissetti ve kasıklarında sıcak bir ıslaklık… Saniyeler içinde bitmişti her şey… Can ne yaptığının farkındaydı. Çok geçmeden Candaki garipliği Mukadder de fark etti. Fark edilmeyecek gibi değildi açık gri okul pantolonundaki daha koyu bölgeler anlatıyordu her şeyi. Kıkırdayarak oradan ayrıldı ‘’yaba suratlı Mukadder’’. Can ise daha 16 yaşında ilk erken boşalmasını yaşmıştı ve ileride daha hızlı boşalacağından habersiz o bankta hayatın anlamını sorguluyordu. 10 dk sonra kendine gelecek kankası copcop mehmeti yanına çağıracak ve bu karı kız işinin boş olduğundan yakınacaktı ona.

Memur

Adnan 38 yaşında evden işe bir devlet memurudur. Hiç bir dostu olmayan sıradan bir devlet memuru. Adnan’ın işiyle ilgili en sevdiği vakit, bedava öğle yemeğinden sonra 15 dakika sirkecide yürüdüğü vakittir. Sahilin o kesik rüzgârlarının saçlarını havalandırmasını çok sever Adnan. Kendisini arkadan görür gibi olur her saçları uçuşunda. Memur dediysek hemen klasik çantalı kısa saçlı memur görüntüsü oluşmasın kafanızda. Adnan gençliğinde uzattığı aslan yelesi saçlarını asla kestirmeyen memurlardan. İçinde hala düşük bel pantolonlu bir genç var aslında.

Yine sirkecide yürüyüp saçlarını düşünürken gördüğü kız Adnan’ın birden düşünmeye sevk eder. Sadece parası olduğunda alabildiği 6 milyonluk sigarasını bir kenara atar. Sigara daha yeni ıslanmış zemine düşüp sönmeden;

-Merhaba.
-…
-Ah pardon Adnan ben. Uzaktan denizi izliyordum da birden gözüme takıldınız. Islanıyorsunuz, buyurun şemsiyemi kullanın.
-Teşekkürler ama siz?
-Önemli değil buranın yağmurlarına alışığım ben.
-Tekrar teşekkürler. Sophia ben.
-Zaten farklı olduğunuz belli oluyordu uzaktan. Saçlarınız, saçlarınız çok güzeller.

Hafif bir suskunluk. İkisi birden denizi izlerler.

-Sigara, sigara içer misiniz?
-Sadece sinirli, üzgün veya yalnız olduğumda içerim.
-Buyurun.

Adnan yeni aldığı 6 milyonluk sigarasından bir tane uzatıp kibarca yakar. Sadece parası olduğunda alabildiği bu pahalı sigara onun gururunu okşar her defasında.

-Bende çok yalnızım.
-Efendim?
-Yalnızım diyorum, çok.
-Yalnızlık güzeldir, birde yağmur olursa . .

Hafif bir suskunluk. İkisi birden denizi izlerler.

Adnan’ın gitme vakti gelmiştir. Zaten şu lanet grip salgını yüzünden 3 gün izin kullanmış, birde geç kalırsa patronu maaşından kesinti yapabilir. Ama karşısındaki kız Adnan’ı kalmaya zorlar gibi suskun ve masum bakar denizi. Saçları aynı Adnan’ınki gibi dalga dalga uçar. Bazen birbirlerine değdiği bile olur saçlarının. Belli etmese de Adnan bundan inanılmaz bir haz alır.

-Benim gitmem lazım.
-Şemsiye için teşekkürler.
-Bu kadar mı?
-Anlayamadım?
-İşim 6’da bitiyor, eğer beni beklersen diyordum. .
-Üzgünüm, düşündüğün kişi ben olamam.

Adnan bir gün daha en sevdiği vaktini doldurmuş, işinin, imzalanması gereken evraklarının başına dönmüştür.

Adnan 45 yaşında evden işe bir devlet memurudur. Hiçbir dostu olmayan sıradan bir devlet memuru. Adnan’ın işiyle ilgili en sevdiği vakit, yemekten sonra 15 dakika için sirkecide dolaştığı vakit değildir. Ama yinede Sophia’yı yine görme umuduyla her gün 15 dakika için sirkecide dolaşır.

-Belki bir gün saçlarımız yine birbirine değer.

Sahilin o kesik rüzgârlarının saçlarını havalandırmasını çok sever Adnan.

Asiydim lan ben!

Yıllar yılı trt'deki çıngırock programının uzun saçlısının sözünün ardında olmuştum, aynı O'nun buyurduğu gibi sert kalmıştım! Tavrım netti lan, hiç bir hoppa şarkıda kırıtmayacak, metal müzik dinleyip kafa sallayacaktım. Unuttuğum ya da atladığım nokta damarlarımda gezinen Trakya kanıydı! Yıllar yılı gençliğin de verdiği 'cool' (havalı) durma gazıyla bir şekilde kıçım başım oynamadan durmuşutum, ancak bir Summer Jam'in karşısında kaç Trakya insanı dayanabilirdi ki lan!

O gün, dün gibi aklımda. Gerçi o'nu çokça zaman yaşanmamış varsaysam da bir lanet gibi zamanla çıktı karşıma. O gün içimdeki şopar beni esir almıştı, alkolün şişede durduğu gibi durmamasından geçtim, adeta yılların siyah t-shirt'lüsü ben bir cuppici olmuştum! Disko topunun saçtığı ışıltılar ve patlayıp patlayıp sönen o spotlar beni benden almıştı! Bu gün elime sihirli bir değnek verseler, o günü hayatımdan silerdim dostum!

Aslında ben adeta bir ortam çocuğu olmuştum o gün, daha yaşım çok genç olduğundan ortamın kızları bana bayılmış, yanağımdan makas falan almıştı. Hatta puşt arkadaşım yaşımı söylemese belki cuppiciliğin çok büyük faydasına nail olacaktım o gece! Nerdeydi o sert bakışlı, çatık kaşlı, "fuuuuckkk!!" diye böhüren metalci genç! O gece nerelere kayboldu bilmiyorum, ancak trt'nin çıngıraock programının uzun saçlısına verdiğim sözü tutamamıştım lan! Sert kalamamıştım! Ben de bir disko çocuğu olmuştum adeta.

Evime gittiğim de ağlayarak yüz üstü yatağıma atladım, adeta bir eski Türk filmiydim! Bana öyle geldi ki, o gün tam on yedi tane saçım beyazlamış olmalıydı. Uyandığımda o günün dününü yaşanmamış saydım! Gene siyah t-shirt giyecek, sert kalacak, yıllar önce verdiğim söze sadık kalacaktım! İçimdeki şoparı öldürmüştüm, O'na yaşamalık bir gece vermiş, ve söküp atmıştım sonra!

Çok uzun süre sadece kafa salladım, böhürerek gırtlağımı parçaladım, poga yaptım! Ancak atladığım nokta, şoparımın aslında ölmediği ve geri dönüşünü sinsice beklemek üzere derinime saklandığıydı. O adeta sinsi bir piçti! Ben ne yapsam, neremden bastırsam yıllar içinde o bastırdığım yerimin aksinden pörtledi! Numa numa ney diye şarkılar söyletti bana şerefsiz!

Sonra ben sert kalamadım tabi, nabza göre şerbet, "kulağıma hoş gelen her şeyi dinlerim aga, ama arabesk hariç." insanı oldum! Ayıptı lan, affet beni trt'nin çıngırock programının uzun saçlısı!

14 Kasım 2009 Cumartesi

Psst

Duraktaki otobüs sırasının başında olmak bir insanı en çok mutlu edebilecek şeylerden olsa gerek. Üstelik eğer bulunduğunuz durak, otobüsün kalkış yeriyse değmeyelim keyfinize.

Sıranın en başında beklemekte, bir yandan da arkadakilere "en arkanın cam kenarını ben kapçam lan kaldınız mı göt gibi!" dercesine küçümseyici bakışlar atmaktasınızdır. Ortada henüz bir otobüs yoktur. Tatlı tatlı güç gösterinizi yaparsınız. Derken ufukta otobüsü görürsünüz. Sıranın en önündeki liderin, yani sizin arkaya sevinçle baktığınızı gören ezik takipçiler de bir bir arkaya bakmaya başlar. Hah, bu sefer de otobüsü gören ilk kişi olma başarısını sergilemişsinizdir. Tanrım sıkıcı bir günün sonunda başa gelebilecek en gurur okşayıcı şeyler bunlar!

Derken otobüs yanaşır. Tam da beş dakikadır hayalini kurduğunuz gibi bomboştur. En arka koltuğun tercihen güneş görmeyen yahut kolay çıkılabilecek taraftaki cam kenarını kesmeye başlarsınız. O koltuk sizindir. Diğer insancıklar ne yaparsa yapsındır. Bırakın yaşlıyı, mezarından çıkıp gelen bir ceset binse otobüse, gene de yerinizi vermeyeceksinizdir. Çantanızdan akbilinizi çıkarırsınız. Sıra başında olmanın rahatlıkları yanında size yüklediği bazı ödevler de vardır. Örneğin otobüs yanaştığında şoförle irtibata geçip, binelim mi sorusunu sormak sizin işinizdir. Bu soruyu context ten bağımsız bir biçimde ortaya sorsanız kendinizi mal gibi hissedersiniz. Ancak şoföre sorduğunuzda ne hikmetse anlam kazanır. Çünkü iett şoförlerinin o soruya hayır deme lüksü vardır.

-Binelim mi?
-Hayır, 15 dakika sonra kalkacak. Psst.

Bu psst efekti şöyle bir şeydir: Şoför karizmatikçe hayır diye cevaplarken yerinden kalkıp çevik bir hareketle otobüsten aşağı iner. Siz tam "lan içeri sızsak ruhu duymaz" diye düşünürken şoför kaşla göz arasında otobüsün ön farının orda bir yerde bulunan kapı kapama bölmesine elini sokup kapıları kapatır. İşte bu kapama esnasında çıkan ses pssttır.

Psst, sıranın başındaki kişinin karizmasını göçertebilecek yegane sestir. O sesin ertesinde kesinlikle arkadakilerle kesişmemelisinizdir. Aksi takdirde, "noldu len götün tavanlardaydı beş dakka önce" bakışlarıyla karşılaşırsınız. Baktığınız yer hususundaki tercihiniz, şoförün gittiği yön olmalıdır. Böylece arkadaki koyunlara "lideriniz olarak şoförümüzü göz hapsine aldım, ben de olmasam ne yapacaksınız salaklar" mesajı verirsiniz.

İett şoförlerinin, psst sesini çıkarmaktan başka, bilindik bir başka evrensel alışkanlıkları daha vardır. Kapıyı üzerinize kapattıktan sonra hızlıca kulübemsi bir yapıya girerler. Bilirsiniz, iett bilmem nesinin yeridir orası. Üzerinize kapatılan kapının açılmasını beklerken, şoförün o yapıya girmekteki amacının içerde bir tür mini toplantıya katılıp 15 dakika sonra daha donanımlı bir biçimde çıkmak olduğunu düşünürsünüz. Yahut ne bileyim, sefer saatlerine uymak için 15 dakika beklettiğini de düşünebilirsiniz. Siz böyle elit düşüncelere dalmışken, şoför o yapıdan pantolonunu göbeğinin üzerine doğru çekiştirerek çıkar. Bu göbeğe pantolon çekme hareketini, istisnasız her şoför yapar. Az önce zihninizden geçen düşünce balonları bir bir patlar. Hönke bağlarsınız.

Şoför resmen işemiştir! O lanet kıl yumağı az önce çükünü eline almış ve... Çişin nasıl yapıldığını bu kadar ayrıntılı anlatmasam da olur sanırım. Sizse bir şoför içini boşaltsın diye 15 dakikadır soğukta büzüşmüşsünüzdür. Lanet olsundur. Tek kelimeyle hassiktirdir.

Ritüelin en can alıcı kısmıysa sanırım son kısmıdır. Şoför huzurludur. Pantolonunu çekiştirirken otobüse doğru yaklaşır. İşbu bölmeye tekrar elini sokup ön kapıyı açar. İçeri girer. Yerine yerleşir. İçi boştur. Adeta arayıştadır! Sıranın başındaki kişiye, yani size bakarak şöyle der:

-Tamam, şimdi kalkıcak. Sırayla binebilirsiniz.


...

Selehettin

Önce biz vardık, gocu ben birde Selehettin. Dağları delerdik biz. İman gücümüzle. Önümüzde duramazdı kimse. Bizleri gören korkar kaçardı geliyor manyaklar diye. Okan adamı tutar, ben kolunu ısırırdım. Adam ağzını bağırmak için açıncada Selehettin adamın ağzına sıçardı. Evet yanlış duymadınız, kelime anlamı ile adamın ağzına sıçardık biz.

Günlerden pazar günüydü, parkta geziyorduk gene. Dağları hazır ola sokmuş 3 yiğit. Koca çınarlar devrilirdi önümüzde. Manyaktık çünkü. Tam çalıların yanından geçiyorduk Selehettin "bir dakika" dedi. Daldı çalıların arasına. Garip sesler eşliğinde bir baktıkki Selehettin pantolonu indirmiş sıçıyor. Okan ile göz göze geldik. Hiç birşey dememize gerek yoktu. Yıllarca beklediğimiz zaman şimdi gelmişti. Arkamıza bile bakmadan başladık koşmaya. Bizim ayak seslerimize Selehettin fırladı tabi çalıların arasından. Arkamızdan son sürat koşuyor, bir yandanda patır patır sıçmaya devam ediyor. Bu görüntüsü aynı atları andırdı bana, onlarda yürürken sıçarya, arkasında tezek yığınları bırakarak. ir yandan ayağına dolanan pantolonunu çekmeye çalışıyor, bir yandan bize küfür ediyor, bir yandan da koşmaya devam ediyordu. Parktan çıktık, sokağa girdik. İlk köşeyi dönünce ektik bu kamili. Bir apartmana girdik. Nefes almaya dahi korkarak 2 gece kaldık orada. Bu Selehettin' i son görüşümüz oldu.

Selehettinden çekiniyorduk, ondan korkuyorduk ve yanımızda gezmesini istemiyorduk biz aslında. Çünkü o bir deliydi, bakırköy ruh ve sinir hastalıkları hastanesinden kaçmış. Boş zamanlarınızda ne yaparsınız sorusuna sıçıp bokumla oynarım diye cevap veren birisiydi. Bizi üstümüze bok atmakla (gerçek anlamda) tehdit ederdi hep. Cebinde her zaman akışkan bir parça bok gezdirirdi. Dedim ya deli idi. Okanla gel zaman git zaman epeyce Selehettini konuşmadık.

Günlerden cuma, taksime demlenmeye çıkmışız gene. Bu sefer erkenciydik, akşam üstü yemekde yeriz düşüncesi ile erken buluştuk. Birde ne görelim. Meydandaki otobüs duraklarına doğru yürüyor Selehettin, bir elinde poşet diğerinde ufak çocuğu. Arkasındanda karısı gelmekte. Bizden ayrıldıktan sonra demekki düzgün bir yaşam sürmeye karar vermiş, akıllanmış diyecektimki bizi fark etti. Elini cebine soktu, çocuğuna bizi işaret etti. Çocuğuda elini cebine soktu. İkiside birden ellerinde bok bizim peşimize düştüler. Bir kaçmışız ki sorma, canımızı zor kurtardık vallahi.

Biz 3 kişiydik. gocu ben birde Selehettin. Şimdi biz iki kişiyiz, ama Selehettin hala 3 kişilik yaşantısına devam ediyor...

MERAK vol.2

Ali yolun karşısındaki dükkândan yiyecek bir şeyler sipariş etmişti ikisi için, bu gün iyi davranıyorlardı ona… Marianne’e de teklif ettiler ama o Fransız restoranından kuzu makatında marine edilmiş mantar soslu perne yiyeceğini söylemişti.
Siparişlerin gelmesi normalden uzun sürdüğü için Ali; ben bir gidip bakayım şu göteleklere dedi ve çıktı. İstediği fırsatı yakalamıştı artık, başbaşalardı tüm merakını giderecek cevaplara vakıf olabilirdi…

Biraz cesaret… Derin nefes al…

-Marianne… Dedi. Sesi titremişti sanki.

Marianne o’na gözlerini dikti ve ciddi bir ses tonuyla ‘’Evet’’ diye yanıtladı.Sanki bir şeyler soracağını biliyor gibiydi, hatta ne soracağını da biliyor gibiydi.
Tam soruyu soracağı sırada marianne’in dikkati başka bir yöne çevrildi. O yöne doğru baktığında takım elbiseli iki adamın ofise girdiğini gördü.

Amerikan filmlerindeki çaylak polis ve kıçının kılları kadayıf olmuş usta polis tiplemesi gibiydiler. ‘Bayan Marianne, konuşmamız gerek’ dedi kır saçlı olan. Marianne’in o beyaz teni kıpkırmızı kesilmişti ‘Tamam’ dedi kekeleyerek. O ise olan biteni şaşkınlıkla izliyordu, kimdi bu adamlar? Marianne neden bu kadar korkmuştu?

Müdahale etme gereği duyuyordu ama bir taraftan da tırsıyordu. Marianne; beni idare et eğer öğle tatili bitmeden dönemezsem, dedi ve adamlarla beraber apar topar çıktı.

Cama yöneldi aşağı baktı, siyah bir arabaya binip hızla uzaklaştılar… Biraz sonra Ali elinde yiyeceklerle gelmişti, Hadi usta yumul yaaa! Saat kaç oldu hala yiyemedik hmunuzgm! Şindi gelir millet dedi. Tamam, anlamında kafasını salladı.

****

Çalışanlar Yavaş yavaş ofise gelmeye başlamıştı ama Marianne hala yoktu. Jimmy de gelmemişti çok korkmuş olmalıydı. Ali sürekli bir şeyler anlatıyordu, bu günkü olaydan sonra ona gayet samimi davranmaya başlamıştı. 2 metrelik bu dev Senegal’li artık onu ciddiye alıyor olmalıydı.

****

Artık öğle tatili bitmiş, tüm çalışanlar gelmişti. Lakin Marianne ve Jimmy hala yoktu. Ofise gelip Marianne’i götüren gizemli adamları düşündü, onlara da gider yapsa mıydım acaba? Diye geçirdi içinden. Yok, yok onlar Jimmy gibi yavşak değillerdi hoplatırlardı adamı valla.
Bunları düşünürken kapıda Bay Vdjevic belirdi. Ofisi biraz süzdükten sonra odasına girdi. Onda da garip bir hal vardı, bu günkü olaydan olduğunu düşündü… Biraz pişmanlık hissetti.

Bu sırada Ali dirseğiyle dürttü; Geldi seninki, dedi hafiften sırıttı.

Az sonra Dimitar’ın sekreteri Gergana Stanimirova’nın ona doğru geldiğini fark etti.
Gergana çok güzel bir kadındı. Sarı saçlı, beyaz tenli, uzun boylu, Gergana’nın güzelliği eksikmiş gibi bir de koyu mavi iri gözleri vardı… Bulgaristan’ın Razgrad kentinde doğmuş, buraya üniversite için gelmiş ve kalmıştı. Bu donuk ifadeli güzel kadın, iri gözlerini ona dikmişti. Ananı sikicem der gibi bakıyordu yine. Korkuyordu bu kadından, ona karşı sanki bütün sırlarımı, açıklarımı biliyor duygusu beslediği için konuşmazdı pek. Aslında güzel bulduğu tüm kadınlardan korkardı sebepsiz.

-Bay Vdjevic sizi bekliyorlar. Dedi Gergana ve cevabı beklemeden tekrar odasına döndü.

Gergana gittikten sonra Ali;Usta bu hatun verse siker misin? Diye sordu… Üff var ya!.. Amına bile korum! diye yanıtladı. Bu erkek geyiğine bayılıyordu, ‘’Verse siker misin?’’ ‘’Amına bile korum’’ bu geyik yapıldıktan sonra sanki gerçekten x vermiş de y sikmiş gibi haz duyardı erkekler. O da bunun gibi derin bir haz duydu.

****

Ceketini sırtına geçirdi, kravatını düzeltti ve Vdjevic’in odasına doğru yürümeye başladı. Aklında Marianne, Jimmy, Gergana, Ali ve bu gün gelen iki gizemli adam vardı. Bunları ayrı ayrı düşünmek için sıraya koyamıyordu. Kafasının içinde hepsi birbiriyle kavga ediyor gibiydi. Uzun holü yavaş adımlarla geçerken, mermer zemine vuran kösele ayakkabının tabanından çıkan ’tak’ ‘tak’ seslerinin onu karizmatik yaptığını düşünüyordu.

Vdjevic’in odasının önüne geldi. Kapının önünde Gergana’nın masası, duruyordu. Gömleğinin açık olan üst düğmelerinden gözüken göğüslerini dikizledi göz ucuyla. Meme ne saçma bir şey lan! En azından Gergana’nınkiler çok saçma… İnce yapılı bu kadında bu kadar büyük olmamalılar diye düşünürken, Gergana her zamanki ‘’sikerim’’ bakışlarını fırlatınca utanıp bakışlarını yere eğdi.

***

Kapıyı tıklattı, içeri girdi…Dimitar Vdjevic, biraz süzdü onu, oturmasını istedi…

Nasılsın? Diye sordu. Bu sırada o dev odadaki ayrıntıları inceliyordu çaktırmadan…

-İyiyim efendim teşekkürler

-Bu günkü davr….

Sözünü kesme ihtiyacı hissetmişti, kendini savunmalıydı. O orospu evladı yüzünden patrondan fırça yiyecek hali yoktu.

-Efendim, sizinle dalga geçmek istemişti biliyorsunuz…

- Kendimi savunamaz mıyım sikik?

-Bay Dimitar yanlış anladınız ben, şeyy….

-Sıs lan Kaaamil! Ben Sırp’ım lan. O Jimmy denen kızıl kafaya kendimi ezdirir miyim hiç? Hangi gapının köpee oluyo o?

Bay Dimitar’ı ilk kez bu kadar sinirli görüyordu. Anlam verememişti buna. Oysa dışarıdan sevimli, ayıcık gibi duran bu adam şimdi kendisine karşı Mafya babası kesilmişti. Her Sırp’ın ortalamanın biraz üzerinde faşist olduğunu okumuştu bir yerde. Bay Dimitar buna inanmasına engel olmuştu ta ki bu zamana kadar.

Bay Dimitar daha yumuşak bir ses tonuyla devam etti…

-Bak aslanım, tamam gençsin kanın kaynıyo anlıyorum ben seni… Hem seni daima sevmişimdir bilirsin ama öyle zıplama her şeye. Akıllı, efendi ol canımı ye. Biraz tatile ihtiyacın var galiba, şimdi doğruca evine git biraz istirahat et.

-Peki…

Ayağa kalktı, başıyla Bay Dimitar’ı selamlayıp kapıyı araladı. Jimmy’yi de kafana takma, artık sorun olmayacak dedi Bay Dimitar…

Ne? Nasıl? Gibi birçok soru geldi aklına ama soramadı. Doğrudan ofise gitti. Ali yerinde yoktu, ama onu sormadan pardösüsünü giyip çıktı. Bu pardösü beni en az 1.70 gösteriyor diye geçirdi içinden. Dışarı çıktı yağmur biraz daha şiddetini arttırmıştı. Şansına, beklediği dolmuş çabuk gelmişti. Kafasını, cama dayadı ön koltukta oturan şişman kadınların muhabbetine takıldı kulağı. Bir yandan da eve gidip uyumayı düşünüyordu. Bir süre sonra içi geçiyor gibi oldu, neyse ki ineceği yere yaklaşmıştı.

****

Apartmana girdi, posta kutusuna gözü çarptı bir paket vardı. Şaşkınlık içinde aldı. Kim bana bir şeyler yollar ki dedi kendi kendine. Merdivenleri çıkarken paketi kontrol ediyordu. Üstünde yazan isme göre kendisine ait değildi. Karolina Terapicharova adınaydı ancak adres kendi evinindi. Bir anlam veremedi. Eve girdi… Camları açtı, odaların hava alması gerekiyordu. Duşa girip rahatladı. Koltuğa uzandı, televizyonu açtı. İzlemiyordu. Bu gün’ü düşünüyordu o.

Marianne’i, Jimmy’i, Bay Dimitar’ın tavrını. O iki gizemli adamı. Şu paket aklından çıkmıştı bile.

Kapı şiddetli bir şekilde vuruluyordu… Koltuğun üstünde uyuya kalmış, saat gecenin 3’ü olmuştu…

Kaygılar Silsilesi

Cumhuriyetimde açılım sonrası işler sarpa sarmıştı. Her şey birbirine girmiş, olay "dur lan" denesi bir hal almıştı. Olaya müdahele etmeliydim, hemen zaar'ları topladım msn'de;

Gocu; Gençler, cumhuriyetimizin geleceği hakkında kaygılarım var!
Ozy; Biri masamın altına sümük sürmüş lan.
et döveceği; Eline sürme lan domuz gıriplidir belki!
Gocu; Lan! Oğlum kemıllar bir susun ciddi bir şey konuşucaz şurda.
sfume; Şşşş, ben yatıcam, bana iyi geceler deyin!
Gocu; Ananın!
et döveceği; Gitme!
ars moriendi; Hıck! Noluyo lan burda!
scorpio; Nedim, lan Nedim!
Gocu; Lan sessizlik, kaygılarım var diyorum!
St.Kamyoncu; Abi bir kız var, bir içim su lan.
ilhampezevengi; İçelim lan bir gün, bence alkol güzel bir şey.
scorpio; Oooo içelim evet, buna katılıyorum.
Gocu; İçkinizi!
Ozy; Sümük elime değdi lan!
sfume; Ben yatıcam, güle güle deyin.

Tam bu noktada delirdim dostlarım! Birden "Susun lan!" diye bağırdım, sonra lan bağırınca duymazlar ki deyip yazdım. Yazmakla yetinmedim, bir de sinirim belli olsun diye titreşim attım! et döveceği "Aaa ne garip lan, adam titreşim attı herkes titredi!" dedi. Akabininde tüm zaarlar sıradan titreşim atmaya başladı, bu toplu konuşmayı titretebilme özelliği onları kendilerinden alıp götürmüştü! O kadar titreşime benim bilgisayar kitlendi, reset atmak durumunda kaldım. Geri döndüğümde işlerin çok farklı bir boyut almıştı;

Gocu; Arkadaşlar, şimdi akıllı uslu durabilecek misiniz?
Ozy; O değil, hepimiz yazıyoruz, niye cumhuriyetin adı Gocu Cumhuriyeti?
et döveceği; He valla!
scorpio; Bence Atsineği Cumhuriyeti olsun.
sfume; Yatçam ben, bana iyi geceler deyin!
ars moriendi; Noluyo lan burda? Hıck!
Aman allahım, korkulan olmuştu ve bu adiler ben yokken ardımdan iş çevirmişti. Cumhuriyetimin adını çok seviyordum lan, değiştirttirmezdim!
Gocu; Öhm, arkadaşlar. Hani ben ortak paydanızım ya o bakımdan şeettim ben.
Ozy; Bence Pipi Cumhuriyeti olsun!
et döveceği; Oğlum kız var lan.
sfume; Ben yatçam, iyi geceler deyin.

Bu durumu bir şekilde alt etmeliydim, ve akıllıca bir harakette bulundum;
Gocu adlı üye size bir titreşim gönderdi.
Ozy adlı üye size bir titreşim gönderdi.
ars moriendi adlı üye size bir titreşim gönderdi.
et döveceği adlı üye size bir titreşim gönderdi.

Evet bir titreşim attım ve hepsi deliler gibi titreşim attı! Hepimizin bilgisayarları kitlendi ve bir müsibetten daha kurtulmuş oldum!

İlgilenmiyorum

İstemiyorum. Bilgisayarla muhatap olmak istemiyorum. Bu her zaman hazırlıklı ve sinsi halinden nefret ediyorum. Bana kendimi zayıf hissettiriyor yüksek çözünürlüğü olan bilmem kaç inç ekran. Tuşların kaypaklığına bak. Teknoloji Theodore Kaczynsky gibi bir adamı yedi. Harvard mezunu bi adamı delirtti. Ben ki daha bi mezun bile değilim. Hala burnumu çekiyorum. Hala kabuk değiştiriyorum. Hala zorluyorum. Bir sürü bedeni, bir sürü ruhu, bir sürü kafayı anlatacağım burdan. Kendime. Sadece kendime. Paylaşım yok, paylaşım yok! Sırayı bozmadan... Sen kal. Laflarız biraz. Yoruldum, çok yorgunum. Öyle ki acımadan bi sürü zehir gark edeceğim narin boğazından. Siyahı sevdiğini söylediğine pişman. Hep yoldan geçenleri izlerken sen dalmış görünürken ya da düşünceli. Her şeyin o kadar yapmacık ki, o kadar sahte. Bulutların da beynin de sahte. Omzuma yatıp ağladığında kafana nah işareti yapıyorsam bebeğim, bu senin suçun. Yok öyle değil. İkiyüzlülük insanın doğasıdır. Ama nolurdu tek kelimelerle tek başına cümleler kurabilseydin? Ki ben bu kadar yoldan çıkmadan? Birana işeyip sana içirmeden? Biraz kibar olabilseydin boğazına kırık şişe dayamadan. Salmasaydın kendini? Rol kesme amına koduumun evladı .Tuvalettesin ve sıçıyorsun. Ben de sıçıyorum. Niye yeni bi beste yapmış gibi çıkıyosun!?! Niye kederlerin bu kadar amele teri kokuyor? Ağlamaktan çekiniyosun? Utanıyo musun? Seni çıplak görüyorum, niye utanıyorsun? Koltuk altında uyuyorum, neden çekiniyosun? Dilim diline değiyor neyi saklıyosun? Beynime dokunabiliyorum, herkes kanatlarımın altında. Şimdilik o kadar mutluyum ki ben kıskanıyorum. Geldim işte burdayım. Geldim mi? Şişşt sen kal..Diğerleri sırayı bozmadan...

Online Nesil

Ben ilk bilgiyarıma 6 yaşımda kavuşmuştum. O zamanlar televizyon falan yok tabi biz hep mahallece bir komşunun evine gider oradan bakarız trt'nin yayınlarına. Bizi eve almadıklarında ise camlardan izleriz sabi sübyan grubu olarak. E tabi durum böyle olunca bilgisayar büyük nimet! Babam almış avuçlamış arabanın arka koltugunda getirmis bilgisayarı. Ben evde 100 dünya klasiklerinden birini okuyorum o zamanlar, tam hatırlayamıyorum hangi kitap. Bir korna sesiyle ayılıyorum, ayrılıyorum kitaptan. Lada samaramızın kornasını nerde olsam tanırım. Babam abimle beni aşşağıya cagırıyor, annemde ise anlayamadığım bir sinir var. Bir bakıyorum arabanın içinde bilgisayar!

-Doktor bu ne ?

-Ne doktoru lan babanım ben yaprağım

-Pardon baba replikler karıştı


Pardon okur replikler karıştı.


Abim hemen atılıp soruyor, tabi benden büyük ya kerata beni susturuyor. Zaten hep döverdi beni kücükken. Hiçte bilgisayar oynatmazdı. Ama dur daha bilgisayar arabanın icinde daha gidip alamadık, sana bilgisayardan bahsetmek olmaz.


Abim 80 model erotik mavi renkteki ladamızın kapısını açıp bilgisayarı görünce bi duraksıyor bi mallık anı yaşıyor 5-6 saniye boyunca. Sonrasında kendine gelip babama sarılıyor öpüyor falan. Çok yalakaydı zaten hic sevmezdim. Bilgisayarı kucaklayıp yukarı götürüyoruz. Bana başını veriyorlar. Yani monitörü, taşıyorum. Ne olduğunu falan bilmiyorum o zamanlar, bi bilsem tuvaletim geldiğinde bile aman 5 saniye bile kaybetmiyim düşüncesiyle başından ayrılamayacağım kadar bağımlısı olucağımı. Hiç taşır mıydım bilgisayarın başını? Yani monitörü. Annem deliye dönüyor bilgisayarı görünce, kızıyor bağırıyor sövüyor falan. Ama babamın "derslerine yardım eder" cümlesini duyunca siniri yatışıyor ve abim fişi 3 lü prize takıyor. Öyle başlıyor benim sanal yaşamım. Çok iyi hatırlarım, ilk başta ciddi ciddi pokemon falan oynamıstım. Pokemonun çok güzel 2d oyunu vardı. Arkadaşlarla oynardık siteden. O zamanlar internetim yok tabi. Sonra yavaş yavaş doom falan oynamaya basladık. O zamanlar çok küçük olduğumdan, abim oynatmazdı zaten bana pek fazla, hep o azar işitirdi babamlardan çok bilgisayar oynuyorsun diye. Hatta bazen benim "bana hiç oynatmıyor" diyerek bilgisayarı alıp ondan cok oynamıslıgımda vardır. Ama küçük ve sevimliydim o dönem, yanaklarım tombul tombuldu bana kimse kızamazdı.

Karanlık bir pazartesi akşamıydı. Abim yorgun argın ve bi o kadarda heyecanlı eve geldi.

-Emreeeee olum bi oyun buldum deli bişey lann

-Ne oyunu abi bırak ben gta görevlerini yapıyorum ya bozma oyunumu

-Olum Knight online diye bi oyun, kafede arkadaşlar oynuyor

-E tamam yükle oynayalım. Ama ilk ben oynarım!

Dememle online oyunlara giriş yaptım.

O pazartesi akşamının karanlığı bütün çocukluğuma yansıyacakmış meğer.

Modemden garip tuş çevirme seslerinin çıktığı dönemdi knight' a başladığım dönem .

O zamanlar adsl falan yok, ne kadar oynarsan o kadar girer "telefon faturası" .

Babamlarda bunu bildiklerinden fazla oynatmıyorlardı. Ama biz yer miyiz? Geceleri kalkıp gizli gizli oynardık. Birimiz kapıyı dinler diğerimiz oyun oynardı. Nöbetleşe yapardık güya ama abim hep benden fazla oynardı. Öyleydi böyleydi derken en sonunda telefon faturasından herşey ortaya çıkar ve abimle ben evde internetimiz babamız tarafından kesildiği için kafelere gitmeye başladık.

O oyunlarda çok dehşet bir ikiliydik abim ve ben. Herkes korkardı bizden. Sonra bütün kafe oynamaya başladı o oyunu. Kafece adımız çıkmıştı. Koca koca adamlar oyun oynuyordu. 50 yaşında adam oyunda ölünce küfrediyordu. Çok şaşırıyordum. Küfreden insanlara şaşırdığım bu dönemde büyüdüm tabiki. Yanaklarım hala tombuldu ama boyum falan uzamıştı. Arada sivilce bile çıkıyordu düşünebiliyor musun? Bu arada abimin oks vakti gelmisti. E tabi hiç ders çalışmadığı için herkes bir yeri kazanamaz diye düsünüyordu. Ama o bir anadolu lisesi kazanarak hepimizi şoke etti, ve online oyunlarada devam etti. Şanslı velet. Gel zaman git zaman bu oyunlar benim paramıda almaya basladı. Oyundaki yeni itemleri yani eşyaları alabilmek icin para veriyordum. Deliler gibi para harcıyordum bu oyunlara. Zaman harcıyordum. Yemek bile yemiyor oyun oynuyordum. E tabi evde kavga gürültü her gün, her saniye. Dersler zayıf. Bu gidişatı düşünmek yerine yeni oyunlar peşindeydim. Online oyundan online oyuna akıp duruyorduk ben ve arkadaslarım. Bazende abim.

Oyunlara o kadar bağımlı olmustum ki, her anımda, her saniyemde oyun oynamak, küçükken başını tuttugum o bilgisayara tapmak istiyordum, tapıyordum adeta.

Babam artık para vermiyordu eskisi kadar.

E oyundan geri kalıyordum bu yüzden.

Bende dolandırmaya, hacklemeye basladım.

Oyundaki koca koca adamları hackliyordum. Küfretmelerine şaşırdıgım o koca adamların küfretmelerine sebep oluyordum artık. Oyunda yine çok ilerlemiştim. Ama gözden kaçırdığım bir şey vardı.

OKS!

Bende abim gibi güzel bir yere girerim, vardır bu işte bişey kesin yaparım diye düşünüyordum.

Sınava girdim ve sonuç cok hazindi.

Hiçbir yeri kazanamayınca, babam o taptıgım bilgisayarımı odasına kapattı.

O gün bu gündür kafelere gidip gelirim.

Bilgisayarı kendi odama aldırdığım dönemlerim oldu ama sonuç hep aynıydı.

Babam beni sabahlarken yakalayıp bilgisayarı geri alıyordu. Bu bağımlılık yavaş yavaş gidiyordu aslında.

Şuan 17 yaşında bilgisayar bağımlısı bir gencim. (istanbuldanım, bekar bayanlara duyurulur)

Bağımlılık yavaş yavaş gidiyor dememe rağmen, hala tuvaletim geldiginde 10 saniye sonra giderim diye düşünüp altıma işeme tehlikesiyle karşı karşıyayım.


Beni kurtarın falan dememi bekliyorsan, çok beklersin sevgili okur.

Benim demek istediğim, tabi eğer bu yazıyı buraya kadar okuduysan bunu görebilirsin. Zaten bu yazdıgımı görebilmen icin bu en son yazdığımı bile okuman lazım. Kafam bulanmadan ben sonuca geliyim en iyisi.

Benim demek istediğim, aman diyim çocuğunu, kuzenini, yengeni, ablanı gözetim altına al.

Bunu söyleyeceğim hiç aklıma gelmezdi ama, bilgisayar bağımlılığı gençleri
Bu arada yakında öss var sevgili okur.
Devamı öss den sonra . .


Not: Pek değerli okur, eğer sen bunu okuyorsan ben çok çok uzaklarda olucam.Yok yok şaka. Malum Türkçe dersleri olurken ben bilgisayar oynadığım için. İmla bilgilerim biraz zayıf. Göremediğim , görsem bile anlayamadığım imla hatalarım olabilir. Bana iletin ya da görmemezlikten gelin. Teşekkürler ( gülen smiley var burada )

13 Kasım 2009 Cuma

Ben de marjinalim

Devir açılımlar devriydi. Ev-okul-ananemler (yemekleri güzeldir) üçgenine sıkışmış yaşamımı dışarıdan bakınca marjinal göstermek için benim de bir açılıma ihtiyacım vardı. Zira devir aynı zamanda marjinal olmayanı loser diye yaftalama devriydi. Benimse en son ihtiyaç duyduğum şey loser diye yaftalanmak," ayy bir açılımı bile olmayan şu eziğe de bakın!" diye parmakla gösterilmekti. Açılım arayışına girmiştim. Ne olabilir, ne olabilir şeklinde canhıraş iç çığlıklarımı evrenden saklarken düşünmekten içim şişmişti. İçim şişince ne alakaysa uykum gelirdi. Gene gelmişti. Uyumaya başladım... Gerisiyse... Tanrım!

Rüyamda gördüğüm açık sarı saçlı, çivit mavisi gözlü, açık sarı sakallı kişi de kimdi? İlk önce onun Nuri Alço'nun İslam versionu olduğunu düşünüp oha falan olmuştum. Bu da neydi? Feriştah Yenge halet-i ruhiyesine bürünüp de fantezist rüyalar mı görmekteydim? Eğer öyleyse Nuri Alço niçin Müslümanlığını ön plana çıkartan bu imajı seçmişti? Yoksa bana artık tövbe etme açılımına gir mesajı mı veriyordu? Ben tüm bu suallere gark olmuş, soğuk soğuk terlerken, açık sarı sakallı dede "Naber lan keranacı, tanımadın mı?" dedi. Bu... Bu... Lanet olsun yağmurdan kaçarken doluya yakalanmak bu olsa gerekti. Bu Gocu'ydu.

-Rüyamda ne işin var len?
-Meraklın değiliz yarraaaam, msne çağırmak için girdim.
-O sakal ne be?
-Rüyaya girmek için lazımmış, taktım. Germe beni, msn aç. Sakal kaşındırdı.
-Tamam geliyorum.

Tamam geliyorum diye çığlık atarak uyanmıştım. Uyandığımda yatağım sırılsıklamdı. Sanırım içim şiştiğinde bir daha uyumamalıydım. Öhm, neyse. Yatağım terden sırılsıklam olmuştu. Yersen. Laptopumu kucağıma aldım. Açıp msne girdim.

-Geldim, ne var?
-Gocu Cumhuriyeti'nde açılım var. Sen de gel.

Duyduklarıma inanamamıştım. Gocu arayışlarıma hızır gibi yetişmişti. Gözümde o denli büyümüştü ki, teklifini nasıl kabul ettiğimi hatırlayamıyorum. Evet artık ben de toplumda bir sınıfa aittim. Ben de açılım modasına uymuştum. Artık ben de marjinaldim. Rahatladım. O rahatlıkla gene uyumuşum.