13 Kasım 2009 Cuma
Yarım Kalan
Aslında insanların yıllar önce kaybettikleri aile fertlerini gördüklerinde delicesine bir hüzne kapılmalı diye düşünürsünüz, öyle de olmalı. Ne hikmetse bu firmanın hizmetinden faydalanan herkes burdan çok mutlu ayrılıyordu. Gerçi şöyle de bir durum vardı, makinadan ayrıldıktan yirmi dört saat sonra bu insanlar bir hüzün dalgasına kapılır, sürüklenir dururdu. Aynı mutluluğu yakalamak içinse yapılabilecek tek şey vardı, Uberle bir seans daha!
O günlerde aklı salim tek bir adam kalmış olsaydı ve makinadan çıkan kişiler üzerinde ufak bir test yapsaydı adeta bir serotonin bombası olduklarını rahatça görebilirdi. Makina insanları anılarıyla değil, mutluluk hormonu olan serotoninle mutlu ediyordu! Ahlaki açıdan böyle bir suç eğer devletçe bilinseydi muhtemelen Uber`in kapısına kilit vurulurdu. Nasıl olmuşsa o gaddar sağlık kontrolcüleri firmaya tek bir ceza kesmemiş, hatta beş yıldız vermişlerdi.
Biz konumuz olan Mithat Bayar`a dönelim, o yiten yıllarına diğer yaşlılardan daha çok ağlardı. Gençliğinde hiç bir şeyi tam yaşayamamış olan bu yaşlı adam, Uber firmasından gençliğine dönme sözü almış, tonla da para ödemişti. Makinaya uzandıktan kısa süre sonra dört devasa çember etrafında inanılmaz hızlarda dönmeye başladı. Bu sinir bozucu diye düşündü, zaten her anında gergin olan bu adam, şimdi yaydan fırlamak üzere olan ok gibi hissediyordu. Çarklar daha da hızlandıkça başı dönmeye başladı, kusacakmış gibi hissediyordu. Bu huzursuz ortam birden karardı onun için. Kapkara bir boşluğa açtı gözlerini. Çok uzaklarda bir ışık gördü, odaklandığında ışığın içinde geniş dik omuzları olan, uzun saçları güzel yüzünü kapayan bir erkek çocuğu gördü. Tahminince on altı yaşında falan olmalıydı bu ışığın ortasındaki genç yüz.
Birden kafasında bir şimşek patladı sanki, bu oydu! Mithat`ın gençliği. Yaşlı adam ağır bedenini hızla hareket ettirmeye, ışığa olabildiğince çabuk yaklaşmaya çalıştı. "Aslında bir rüya alemindeyim." diye düşündü, "Neden sadece orda olduğumu düşünmüyorum ki?" ama bu çabası boşa çıktı. Denemesinin ardından sanki ışık zayıfladı, ve Mithat bir tokat yemiş gibi daha hızlı adımlar atma çabasına düştü.
Olmuyordu, yaşlı beden ışığa varamıyordu. Kaç saat olmuştur diye düşündü. Çok zaman olmuştu, ayaklarında derman kalmamıştı ama bir türlü ulaşamıyordu gençliğine. Sonra çok garip bir şey oldu. Yeni bir delik açıldı üstelik hemen yanıbaşına! Deliğe baktığında annesinin güleç yüzünü gördü, içi ısındı birden. Annesine uzandı. Annesi tek bir hamlede çekip aldı karanlıktan.
-"Olanların farkında mısın oğlum?"
-"Neler oluyor anne?"
-"Bir şeyler ters gidiyor, ve sanırım sen de artık kısa bir zaman sonra yanıma geleceksin."
Annesi son cümlesini söylerken hiç üzgün gelmedi gözüne, hatta sanki yüzü biraz çarpıklaşmıştı. Daha neler olduğunu kavrayamadan içinde bulundukları ufak dünya yıkılmaya başladı. Annesi kafasına inen koca bir beton bloğunca parçalandığında Mithat nedense üzüntü yerine tiksinti hissetti. Gözüne bir böcek gibi gelmişti o an annesi. Çevresine bakındığında eğer bir şeyler yapmazsa sonunun annesi gibi olacağının farkına vardı. Sonra kara bir deliğin varlığını farketti. Delik geldiği yer olmalıydı, oraya geri gitmeyi hiç istemezdi ama annesi gibi ezilen bir böcek olmaktansa karanlığı tercih etti.
Delikten geçip boşluğuna geri döndüğünde ne kadar da yorgun olduğunu tekrar farketti. Oturup biraz dinlenmeliyim diye geçirdi içinden. Sonra gençliğinin uzaklardan ona göz kırptığını gördü. Ona gitme çabasının gereksiz olduğunu geçirdi aklından. "Kal orada geberesice!" dedi içinden, tam o sırada garip bir şey oldu ve gençliği ışıktan karanlığa atlayı verdi. Koşar adım yaşlı adamın yanına geldi, adam şaşkındı.
-"Sesleri dinle aptal bunak!"
-"Ne kadar da kabasın, yaşlı bir adamla böyle konuşulur mu?"
-"Konuşmalarımın hiç bir önemi yok, sesleri dinle! Seni ölüme terkedecekler."
Gençliğinin bu sözleri onu nedense birden çarpı verdi. Yaşlı adam kulaklarını dört açıp duymaya çalıştı.
Birinci ses; "Lanet olası bunak beyninde kayboldu. Birazdan komaya girecek."
İkinci ses; "Şu serotonin pompasını kontrol etmeyi akıl etseydiniz bunlar olmazdı!"
Üçüncü ses; "Lanet pompada sorun yoktu, suçu bana atmaya çalışırsanız yediğiniz haltları ötmekte sakınca görmem!"
Birinci ses; "Ortada suç falan yok! Bu lanet ihtiyar geberip gittiğinde onu bir çöp poşetine koyacağız ve bir yerlere atacağız. Hiçbirimiz şirketi ya da kendini thlikeye atmak istemez değil mi?"
İkinci ses; "Off bu iğrenç bir şey adamım. . ."
Birden sesler kesildi, yaşlı adam kalbinde bir sancıma hissetti, dizleri titredi, bedeni devrilmek ister gibiydi ama o direndi. Gençliğine baktı;
-"Sanırım direnmeyeceğim."
-"Ben de direnmezdim, haklısın. Ne yaşadık ki, yarından ne bekleyelim...
Adem
Sarı kafası, küçükcük ayakkabısız, kirli ayakları, ve tüm fırlamalıklarıyla köşenin ruhudur dört yaşındaki bu velet. Gelip geçenler pek bilmez ama, çevre esnafı resmen sevdalıdır bu zırtoya. Anışlar hep, "fırlama Adem", "piç Adem", çok afedersiniz, "orospu çocuğu Adem" türünde şeylerdir.
Yanlış anlaşılma olmasın, nasıl bir komediyene çok gülünce, "orospu çocuğu kopardı yaaa" gibisinden laflar ediyorsak, Ademinki de öyle bir orospu çocukluğu. Bu veletle benim ilk tanışıklığım çok traji komik, bu velete bir "allah" kelimesi öğretilmiş, bir de tonla küfür. Yaklaşık bir sene önce kadar bezgince işe giderken garip bir söylem çalındı kulaşıma, çok afedersiniz bu velet oturmuş her zamanki köşesine, Allahını bilmem nabayım, Allahını bilmem nabayım diye bağırıyor! Herkes ayıplasa da, kendini tutabilen de yok gören-duyan atıyor kendini yere kahkahalara boğuluyor.
Adem`de piçlik bir değil ki, dedim ya köşemizin neşesi bu fırlama. Sigara içesim geldiğinde hemen koşuyorum ademin yanına akşamları. Her gidişimde bir bomba patlatıyor adem, ya bir turist gaspediyor, ya birine ana avrat düz gidiyor! Geçen gene Ademle muhabbetteyiz, beni polis sanıyor kerata da bana pek küfredemiyor. Bir amca yanaştı bunun yanına, elli kuruş mu, yirmi beş kuruş mu ne verdi göremedim. Ademin aynen repliği; "amja bu olmas amja, sen bunu al, bana bir milyon ver.", "amja" çaresiz veriyor birliği ama amja da ben de kahkahalar atıyoruz. Pezevenk sanki mal satmış da, para beğenmiyor, bir de iş adamı edasında!
Konumuz Adem ya, onla ilgili bir kaç anı daha lazım gelir; Sokaklardadan teneke kutuları toplayan adamlardan biri, hata etmiş de Ademin
Aaaah fırlama Adem, piç Adem, çok afedersiniz orospu çocuğu Adem! Yine bir Adem gezisin deyim, o asla sorulara cevap vermez, hep sorular sorar, dilini anlamazsınız "ha? hu?" dersiniz, erinmez cevabı alana kadar sorar! Neyse başladık bunla muhabbete, konu telsizim;
- "Bunu atsan patla mı?"
- "Patlar adem."
- "Yeri de yaka mı?"
- "Yakar Adem."
- "Beni de yaka mı?"
- "Yakar Adem."
- "Seni de yaka mı?"
- "Yakmaz Adem, beni tanır beni yakmaz."
- "Bunda saat va mı?"
- "Var Adem."
- "Şaat on iki oldu mu?"
Son sorusu nedense bana bir burukmuş gibi geldi ademim, tam kurcalayacakken bir turist geldi iki elinde tatlı. Birini uzatti Adem`e, ama Adem yılların çakalı!(maksimum 4 yaşında velet) diğerine de uzandı! Vermedi tabi turist kaçtı gitti. Adem aldığı tatlıya baktı, ı-ıh Adem ful! Zaten sabahtan beri yemediği tatlı türü kalmamış.
- "Bunu şen ye."
- "Olmaz Adem saol."
- "Şen yeee."
Tam o sırada telsizimden anons geçiyor, "Okan bey resepsiyon!" koşarak ayrılıyorum Ademden, birazdan içeceğim sigaraya dek!
Bir saat daha geçiyor ve gidiyorum Ademime, bir piçlik yapar eğlenirim diye. Yamacına vardığım "şaat on iki oldu mu?" diyor yine. Allah Allah on iki nesi? "Şenin evin var mı?", aaaaah diyorum, "Şen eve kaçta gidooon?". Aaaaah Adem! Canım Adem, ölürüm sana Adem! Saat on iki olucakmış da, eve gidecekmiş. Oğlum ölürüm sana, seni köpek gibi sokaklarda süründürenleri de öldürürüm!
O kadar da pembe değilmiş Adem`in dünyası, on iki olsunmuş! Dört yaşındaki çocuk işçi Adem.(dilenci Adem)
Dünyanın başka bir köşesinde, olayla alakasız donan adam
Günlerden pazar günüydü. Hava güneşliydi, dışarıda gezmek için mükemmel bir gün. Fikri her zamanki paltosunu giymiş, havasın sıcaklığını umursamazcasına geziyordu. Çünkü bu onun uğurlu paltosuydu. Kızları kendisine çektiğini düşünüyordu. Arkadaşlarıda bu düşünceye katılmıyor değildi hani. Fikri ne zaman dışarıya o palto ile çıksa, çok güzel kızlar yanına gelip sırnaşmıştı hep. O günde havanın sıcaklığını umursamadan sırtında paltosu, takım elbisesi ile yürüyüşe çıkmıştı. Aslında o takım elbise giymeyi sevmemişti hiç, ama işi gereği alışmıştı takım elbiseye. Sahilde yürürken çingene yanaştı "abim be falına bakayım be abim, hanımkızımıza bir gül al be abim, bi çorba parası atasan be" diye yapıştı fikriye. Gördü tabi jilet gibi giyinmiş, kesin kızla buluşmaya gidiyor diye yapıştı adama. Onun derdide akşam evine ekmek götürebilmek aslında. Fikri çingene ablaya baktı "malesef biz kız arkadaşım yok ve falada inanmıyorum kusura bakma" dedi. dedi demesine ama tam o sırada yanlarından geçen sarışın kız ile göz göze geldiler ve fikrinin söylediklerine kulak misafiri oldu kız. Biraz düşündü, bir gül aldı ve kızın peşinden gitti. Gözleri adeta parlayarak kıza uzattı gülü Fikri. "Ne kadar güzelsiniz hanımefendi, yanlış anlamazsanız bu çiçeği alırmıydınız acaba ? Böyle güzel şeyleri sizin gibi güzel kadınlara vermeli" Kız Fikriyi baştan aşşağı süzdü, gözlerinin içine baktı " çok naziksiniz beyefendi, keşke teke gibi ter kokmuyorda olsaydınız. Belki akşam yemek yemeğe dahi çıkardık" dedi ve suratın muzik bir gülümseme ile ordan ayrıldı. Fikriyi ateş basmıştı adeta. Bu sıcak günde kızları etkileyeceğim diye takım elbise ve üzerine yün paltoyu giyince leş gibi terlemişti. Etraftaki kızlara ağzı beş karış açık bakarken bunu farketmemişti bir türlü. Şimdi utancından pancar gibi olmuştu sinirinden gözleri kararmıştı. Yerin dibine batıyordu adeta. Fikri başını öne eğip tam geri dönerken dünyanın bambaşka bir yerinde, olayla tamamen alakasız bir adam olduğu yerde dondu. Gözünden bir damla yaş süzülüyordu. Kamera yavaş yavaş uzaklaşırken adamın basur ameliyatında olduğunu görüyoruz...
Gün batımından, Şafağa (1)
Üstü başı kan içinde olan adam soluk soluğa sokaklarda koşturuyordu. Arkasına bakmamacasına, durmamacasına... Elbiselerindeki ve suratındaki kanların kendisine ait olmayışının bir sebebi var mıydı bu kaçışta, belki de vardı. Ancak bu, başka bir zamanın konusu. Biz şimdilik biraz daha erkene gidelim.
25 Kasım 2009, Saat: 06:55
Telefonun alarmı her pazartesi olduğu gibi, onu yine yeni güne uyandırmak üzere çalmaya başladı. Yorganı bir kenara itti, bacaklarını yataktan sallandırdı. Ayakları kapalı gözlerinin yerine geçti ve terlikleri birkaç yoklama sonucunda yakaladı. Artık gözler biraz aralanmıştı ama görüş hala pusluydu. Sallanarak banyoya gitti, yüzünü yıkadı; artık görüş biraz daha düzelmişti ancak hala tam ayılamamıştı.
Bilgisayarını açtı; maillerini kontrol etti, uyanmaya yardımcı olacak bir müzik açtı ve mutfağa doğru yollandı. Mutfağa vardığında aç olmadığını hissetti ki aç değilken bir şeyler yemekten nefret ederdi. Sadece bir bardak su içti ve odasına geri yollandı. Her zaman bir gece öncesinden ertesi gün ne giyeceğine karar verirdi, özellikle anlamlar yüklediği günlerde...
En sevdiği tişörtünü giydi ki bunlardan birkaç tane vardı; en sevdiklerinin en temizini demek daha doğru olur sanki. Yine en sevdiği (!) gömleklerinden birini giydi, kot pantolonunu da geçirdi. Sırada çoraplar vardı, onlar da hallolduktan sonra çantaya o sırada okuduğu kitabını koydu -kitapsız evden çıkılmazdı- mp3 çalarını attı, bir de not almak için defter, her şey tamamdı. Antrede ayakkabılarını giydi, kabanı bir koluna aldı. Anahtarı da aldıktan sonra çanta tek omuzda yavaşça çekti kapıyı. Kapıdan her çıktığında yaptığı gibi ceplerini kontrol etti, telefon ve cüzdan eksikti. "Bir gün de almasam bunları ne olacak ki?", diye geçirdi içinden ama tabi ki bunlar yanında olmazsa dünyanın sonu gelebilirdi. Eve geri girdi, ayakkabılarını çıkarmadan odasına girdi ve unuttuklarını aldı, yine sessizce kapıyı çekti ve bu sefer kesin olarak gitti.
***
Benim de söyleyeceklerim var!
Belki Gocu kadar komik olamayabilirim, onun kadar yakışıklı da olmayabilirim (kesin ondan daha yakışıklıyım), ağzım laf yapmıyor olabilir... Ama zaten benim Gocu'nun tahtına oturmak gibi bir niyetim yok, adam kalkmıyo zaten yapışmış oraya. Zirvede bırak diyorum laftan da anlamıyor.
Neyse, o değil de, meraba lan! Benim de söyleyeceklerim var.
Valla.
MERAK (1)
Karşısında her zamanki gibi marianne oturuyordu. Yine aklında bu kadınla ilgili o şüpheleri geçti; yok hayır şimdi sırası değildi.
Jimmy her zamanki yavşaklığı ile ofise dalmıştı, aslında biraz maçası sıksa jimmy’yi de dövecekti ama… ama götü yemiyordu olay bu! Aslında iş bunu kendine itiraf etmekti. Nitekim 1.65 boy 52 kilo bir adamın ivan drago’ya özenip tek yumrukta jimmy’i yere sermesi olağan dışıydı. Aslında çaksa bir tane ardında ‘if he dies he dies’ dese ne şekli olurdu amına koyayımdı.
Saat öğle tatiline yaklaşıyordu, ne yesem ki diye düşündü. Yarak amına koyayım diye cevapladı...
Marianne’e baktı, lan acaba? Dedi. Marianne ‘ ne var sikik’ bakışını çiviledi onun üzerine… Artık dayanamıyordu kafasındaki bu şüphe bitmeliydi, bu öğle tatilinde veya iş çıkışında gidip delikanlı gibi soracaktı. Terslerse de terslesin lan ! dedi böyle sünepe yaşanır mıydı?
Bay Dimitar Vdjevic içeri girdi. Birden bu adama hayran olduğunun farkına vardı, pengueni andıran fiziği beyaz teni kıpkırmızı ve her daim pişmiş kelle gibi sırıtan şu yüzü… Bay Dimitara hayran olmayan adamın rektumundan şırıngasız kan çekerim bee demek geldi içinden. Öyle ya en güç zamanında Bay Dimitar onu işe almış ve büyük bir müşkülünü halletmişti.
Bat Dimitar boğazını temizledi, belli ki önemli bir duyuru yapacaktı… Birden jimmy’ye döndü kızıl saçları ve beyaz suratı üzerindeki çilleri ne kadar iğrençti ve yine her zamanki yavşak sırıtışı ile Bay Dimitar’a bakıp sırıtıyordu. Sol gözünün seğirmeye başladığını hissetti ve tekrar Bay Dimitar’a döndü;
-Arkadaşlar, çalışmalarınızdan memnunum fakat malum kriz var, kimseyi işten çıkartmak istemiyorum bu sebepten hepinizden üst performans bekliyorum. Bu arada çaycı josh bana aranızdan birkaç kişinin ödeme yapmadığından söz etti lütfen onlar ödemelerini yapsın, o adamınki de can! Başka sorusu olan? Diyerek sözlerini noktalarken Jimmy söze atladı.
- Bay Vdjevic ? saat kaç acaba?
Espri yaptığını zannetmişti geri zekalı, artık daha fazla tahammül edemezdi… bu çok tutulmuş sidik renkli saçları olan göt oğlanı bir keresinde de Bay Dimitarın şişko olduğunu ima etmiş, Hulusi Kentmen ile doğru orantılı bir mizaca sahip Bay Dimitar ise ses çıkartmamıştı.
- Senin tahtanı sikerim lan orospu çocuğu düzgün konuş! Diyerek ayağa kalktı ve jimmy’nin üzerine hamle yaptı. Jimmy ve ofisteki herkes donup kalmıştı, ondan böyle bir hareket beklemiyorlardı bu kadar sünepe bir insan böyle bir hareketi nasıl yapabilirdi?
***
Kendine geldiğinde ‘oha hacı naptım lan ben’ diye düşünmekten kendini alamadı. Az önce jimmy’e posta koymuş ve Jimmy çük gibi kala kalmıştı. Bu arada kendisini tutan Senegal göçmeni Ali Lukunku’yu fark etti. Ayıdan dönme şerefsiz diye düşündü. Çaktırmamak için ''bırakın lan beni anasını avradını sikcem o ibişin'' tarzı nidalarla jimmy’e bağrıyordu. Bay Dimitar şoktaydı herkes gibi. Ali; tamam usta siktir et bulaşma ite köpeğe diye çekiştirirken bu gün bana karada ölüm yok diye düşündü. Artık bu gazla marianne ile de konuşabilirdi.
***
Jimmy ofisten kaçar adım, çıkmıştı zaten öğle tatili de yaklaşıyordu.
Ali; bu sinirle seni salmayalım hacı, buraya söyleyelim dedi.
Olur aga! Diye yanıtladı. Göz ucuyla marianne’e baktı, korkmuştu. Korkunca daha da güzeldi sanki. Kafasındaki şüpheler olmasaydı belki âşık bile olabilirdi. Marianne, ona baktığını fark etmiş olacak ki kendisini inceden kesmeye başlamıştı. ''İyi misin?'' Diye sorar gibiydi marianne…
Ali, marianne ve kendisi kalmıştı birtek ofiste.
(devam edecek)
Cumhuriyet'imde Yazar Açılımı
"Beni yazar ekle lan bloğuna" dedi. Gözlerime inanamamıştım, bu zaar benden bunu nasıl isterdi lan, blog'tu bu, özelimdi sonuçta. "Senin anuna korun haaa" diyecektim ki, acaba lan diye geçirdim içimden, ama şüphelerle doluydum. "Ya hacım özelim o, hani bak öyle olmaz." falan gibisinden gevelerken ben, atıldı hayvan! "Senin tipiyi siterim, ekle lan!" dedi. Bu net tavrı karşısında direnemedim lan.
Kaşar'ı yazar ekledikten sonra kabuslarla dolu, yarım yamalak bir uykuya daldım. Sürekli terliyor, uykumu bölüp kalkıp su içiyor geri yatıyordum. E o kadar suya afedersiniz dostlarım mesanem geldi. Türk'ün aklı ya kaçarken, ya sıçarken ya! Sıçarken olmasa da, işerken aklıma süper fikir geldi, Gocu Cumhuriyeti özerklikten çıkacak ve büyüyecekti!
Yeni yazarlar, yeni güldürmeciler, yeni ilginçlikler! Kendimi aşma vaktim gelmişti dostlarım, duvarımı atlayıp dünyaya yayılmak! Aynı bir trojan olucaktım lan, çok emindim bundan. Bilgisayara geçtiğim gibi iyi yazar olduklarını düşündüğüm (öyle düşündüğüm ve o an online olan) insanlara teklif götürdüm. Mayış olarak bir vaadim yoktu, ama amatör ruhum onları da ateşledi! Bu gün Cumhuriyet'im popülasyonunu birden, dörde çıkardı! Kim bilir lan, belki çok büyür. Büyümese de güzel olur bence. Olmazsa da yakarım bu bloğu, yakarııım!
Hayal Kırıklıkları İle Dolu Bir Gece
Gece 3 gibi peyoteyi terk etmemizin zamanı gelmişti artık. İlk başta 2 kişi girmiştik, şimdi Okan, Okanın kucağındaki rus ve ben olmak üzere 3 kişi idik. Bu durumdan anladığım kadarı ile ben bu geceyi gene dışarıda geçirecektim. Okana anlamlı anlamlı baktım, göz kırptı. Gözlerimi iyice açıp yalvarırcasına baktım. Çünkü hava aşırı derecede soğuktu. Kafasını hayır anlamında salladı. İçimden küfür ederek bunların arkasından ellerim ceplerimde hafif şarkı mırıldanarak yürümeye başladım. Birisi usulca yanıma sokuldu. "Sesin ne kadar güzelmiş" dedi. Ayağında kundurayı söylüyordum ve o anda yaşadığım derin duygular beni o kadar sarsmış olmalı ki yanık yanık okuyormuşum türküyü. Sonradan söyledi pala bıyık amca. "Benim bir plak şirketim var, kaset yapmak istermisin" dedi. Adama baktım, Okan' a baktım. Şu durumda adam geceyi geçirebileceğim sıcak bir ev, bedava yemek ve gelecek vadediyordu. Geleceği siktir et aslında geceyi geçireyim yeter diye düşündüm. "Bir saniye abi" dedim. Telefondan Okan' a mesaj attım. "Hacı ben s.kicek bi tavuk buldum, nasılsa taksilere kadar gidip istersen sende gel diyeceksin anlamlı anlamlı. En iyisi duygu seli yaşamadan siktir git, yarın görüşürüz." yazdım. Adama dönüp "abi bende para kalmadı, karnımda aç ve eve gidemiyorum sende kalsam birde yemek ısmarlarsan çok kral olur ha" dedim. Adamın gözleri ışıldadı. Bulduğu bu yeteneği kaçırmak istemiyordu anlaşılan. "Gel yeğenim" dedi babacan bir tavırla, ızgaracıya gittik. 2 duble rakıda orda içtim oh mis. Beleş hemde, daha lezzetli oluyor. Sonra gittik bunun evine. Ben sanıyorum plak falan bişeyler konuşucaz. Bir baktım bu soyunuyo, "lan dedim napıyosun sen, kafanı gözünü kırarım" diyip bir giriştim buna. Ağzı burnu dağıldı ama görmek lazım öyle böyle değil. Zaten kafa bir milyon olmuş, adam bana gelip ibnelik yapmaya çalışıyor. Hayır saç sakalda birbirine girmiş öyle bir babyface durumuda yok. Neyime göz diktiyse. Neyse efendim bunu bi güzel dövüp kaçtım evden. Sabaha kadar orası senin burası benim. Taksimden ilk beylikdüzü otobüsüne binip geldim evime.
Akşam okan aradı, sesi ağlamaklı geliyo" olm geceki rus vardıya hani trişlana"dedi. "Hatırlıyorum hacı taş gibi karıydı" dedim bende. "Olm o öyle bildiğimiz kadınlardan değilmiş" dedi. "Ne oldu lan vermedimi ahuhahuha" diye karaktersizce güldüm buna telefonda. "Yok olm vermese gene iyi, transeksüel çıktı bu, erkekmiş mına koyim. Bir soyundu aklım gitti. Zor kurtardım canımı" dedi. Ama sesi nasıl titriyor, sanırsam hala şoktaymış. Bende ona benim başımdan geçenleri anlattım. Sonra bir daha ne olursa olsun birbirimizi satmayacağız diye söz verip kapadık telefonu.
3 gece sonra gene çıktık dışarı, mekan gene Taksim bu sefer başka bir bara gittik. Öyle sohbet edip konuşuyoruz, baktım bu Okan' ın gözü yana kayıp duruyor. Göz falan kırpıyor. Lan ne oluyo diye bir döndüm yan tarafa, bir hatunla kesişiyo bu. "Olm hiç değişmeyeceksin dimi. Hani söz vermiştik it!" dedim buna. Nasıl sinir oldum ama görmen lazım. "Hacı çok güzel birde yiyecek gibi bakıyor ben dayanamıyorum" dedi. Kalktı gitti hatunun yanına. Ben gene piç gibi bir başıma, elimde vodka portakal, dilimde ayağında kundura...
Hikayede geçen karakterler tamamen hayal ürünüdür. hikaye tamamen hayal ürünüdür. evde denemeye, olm ibne bulmuşunuz feci eki eki diye dalga geçmeye çalışmayın kırarım -_-
12 Kasım 2009 Perşembe
DÜNYANIN SONUNA UYANAN ADAM
Uyandığımda başım zonkluyordu, soğuk, çok aydınlık bir yerdeydim. Burası bir hastaneydi evet. Dışardan çığlıklar geliyor, etrafımda da bir sürü insan koşuşturuyordu. Hemşirelerden birini yakaladığımda bana bu günün dünyanın son günü olduğunu, ve benimde yaklaşık sekiz senedir komada olduğumu söyledi.
Bir anlık şaşkınlığımdan sonra, son hatırladığımın üstüme doğru gelen bir kamyon olduğunu hatırladım. Kamyon çarpınca komaya girmiş ve uzunca bir süre uyumuş olmalıydım. O'na ne yapmam gerektiğini sorduğumda, "Banane be adam, bu gün dünyanın son günü, senle mi uğraşacağım!" diye tersledi beni. E madem kimsenin kimseyle uğraşacak vakti ya da hali yoktu, ben de çıkar giderdim.
Dışar çıktığımda her yan kaostu, herkes bir yerlere koşuyor, yağmacılar bir şeyler çalıyordu. Her yandan kara kara dumanlar tütüyor, arabalar sağda solda ters yatıyordu. Gök kan kırmızısıydı, ortalık o kadar sıcaktı ki, ensemden ter akıyordu. O çılgın kalabalığın arasında sarsakça yürüdüm bir süre. Sekiz senelik uykunun ardından hamlamışım, dalağım şişti ve biraz oturdum bir kaldırıma. Düşüncemde kaybettiğim sekiz sene, ve dünyanın son gününe uyanmanın şanssızlığı vardı. Oysa uyuyor olsam hiç hemgameye gerek kalmayacak, uykumda huzurluca ölüp gidecektim.
Kazadan önce bir hatun vardı, O'na mı gitmeliydim? Nereye gidiyorsun be hey kamil dedim kendime, çoktan evlenmiş, bir de çocuk yapmıştır. Hem öyle olmasa bile, hani beklemiş olsa ne diyecektim? "Bebeğim, biraz geç oldu, hem dünyanın son günü ama yine de geldim." mi diyecektim? Çok saçma olurdu. Hem son gününde insan biraz bencil olmalı, O'nu şimdi düşünmek niye? Birden lacivert takımlı, memur kılıklı bir adam bitiverdi yanımda.
"Öhm"ledi, ilgimi ona yöneltmemi bekledi. Hiç oralı olmadım, son günümü şu moronla konuşarak mı geçirektim? Hiç sanmıyorum. Daha fazla dayanamadı, "Beyefendi, ben hastanenin avukatıyım." dedi. "Banane!" demektense anlamazca baktım yüzüne. "Tam sekiz senedir hastahanede yatıyorsunuz, tonla borcunuz var ve ödemeden çekip gitmişsiniz!" dedi. Aptalladım, itiraf edeyim. "Arkadaşım, manyak mısın sen?" diyebildim. "Hayır ben işvereninin haklarını koruyan bir avukatım." dedi. "Çıldırmış olmalısınız, bu gün dünyanın son günü ve siz gelmiş benden hastanenin alacağını tahsil etmeye çalışıyorsunuz?" dedim, ve anlamazca suratına bakmaya devam ettim. "Evet" dedi, "Ne olmuş dünyanın son günüyse? Bu işimi sarsaklamam için yeterli sebep değil.". "Yürü git manyak." dedim ve yürümeye başladım ki, koluma yapıştı; "Hiç bir yere gidemezsiniz, sizi mahkemeye çıkartmalı. . ." dedi ama dediği anda düşüncelere gark oldu kaldı öylece. "Neden durdunuz, ne düşünüyorsunuz?" dedim, "Mahkeme salonu yandı." dedi. "E ne olacak?" dedim, "Direk hapis. . ." dedi ama gene dondu! "Yine dondunuz?" dedim ama cevabı netti sanırım, muhtemelen o da yanmıştı ki o da bunu söyledi zaten.
"E madem öyle ben gideyim." dediğimde gönülsüzce kabul etmek durumunda kaldı. Deniz düştü aklıma, bari gidip şı kırmızı göğün altında denizi izleyeyim diye geçirdim aklımdan. "Acaba" dedi bir ses içimden, "oraya gidecek kadar vakit var mı?". Olsun ya da olmasın, ne farkederdi ki, sonuçta burda boş duracağıma yolda ilerlerken ölürdüm. Ölürdüm? Acaba nasıl ölürdüm? Uff ne saçma düşüncelerdi, bir şekilde ölecektim işte, kafama göktaşı düşse ne, yer yarılsa da içine düşsem ne?
Böyle saçma düşüncelerle vardım sahile. Bir çift sarmaş dolaş oturmuş, denizi izliyordu. Hiç umrumda olmadılar açıkçası. Kırk-elli metre ilerlerine oturdum. Öyle boş boş denize bakıyordum ki, erkek olan yanıma geldi; "Bilader, sen benim kız arkadaşımı mı kesiyorsun?" dedi. Hah işte bir deli daha, "Yok beyefendi, ne alakası var. Ben sadece şu son günde denizi izliyorum." dedim. Baktı ki, efendice alttan alıyorum şahlandı da şahlandı! "Ne bakıyon lan, bakıyon işte gördük!" dedi. Uff ne salak adamdı, dünyanın son gününde insan böyle saçma işlerle uğraşır mıydı yahu! Sevgilin yanında işte seviş öküz!
Anladım ki, bu çekirdek ben alttan alıp burda durdukça kıza hava olsun diye coşacak. Kız da erkeğinin O'nu korumasının şevkiyle arkada kikirdiyordu gerçi. Kalkıp ağzını kırsa mıydım, yoksa şu son günde tadımı kaçırmadan yürüyüp gitmeli miydim? Doğrusu sallamamak, ve gitmekti. Kalktım gidiyorum ki, "Hah efendi ol bas git it!" dedi ve sevgilisine mahrur bir kahramanmış gibi yöneldi. Tamam son günde coşmak yersizdi, ama bunu yanına bırakmamalı ve şu son gününde sevgilisinin yanında eşeğin götüne sokmalıydı bu cüheylayı.
Yapıştım yakasına, "Ne dedin lan sen angut!" dedim. Daha o an titremeye ve abi aman demeye başladı. Kızsa erkişisinin aşağılanmasına aldırmadan gözlerime bakar oldu. Kızın yeni kahramanın ben olduğumu anlamak güç değildi. "Eeeh siktirin gidin lan." deyip uzaklaştım ordan. "Aklımdan ne manyak insanlar şu son günde. . ." diye de geçirmeden edemedim.
Yolum çığlıklarla, yardım istekleriyle çokça bölünüyordu da, bu son günde ne yardımım olurdu ki! Birden yirmi-otuz metre ilerime bir alev topu çakıldı. Havada taklalar atarken ahana da ölüyorum dedimse de, yumuşak zemine pof diye çakıldığımta tek sıkıntım popomdaki sancıma oldu. Biraz da kulağım çınladı ama o da normaldir heralde. Sonra her yana alev topları düşmeye, o coşkun çığlıklar son nefes hırıltılarına dönmeye başladı.
Dünyanın sonuna uyanmak hiç iyi bir şey değil dostlarım, bunu çok net söyleyebilirim size. Sonra bir an her şey durdu. Tık! Karanlık. . .
7 Kasım 2009 Cumartesi
O YAZ
At arabası haraketlenince biz de mahallecek koşmaya başladık peşinden. Arabanın sürücüsü, "Bırakın lan peşimi atı ürkütüyorsunuz piç kuruları." falan diye bağırdıysa da, duymazdan geldik. O coşku dolu anı anlatamam! Sonra ne olduysa birden ayağım kaydı, dünya etrafımda bir tur döndü ve beni ayağımı kaydıran şeyin üstüne cönk diye oturtturdu! Ortalığı birden kesif bir bok kokusu sardı. Yoldan geçen amcalardan biri, "Koşun çocuk tezeğe bastı, bir yanı kırılmış olmasın." diye bastı çığlığı.
Tezek neydi lan!?! Aslında ortalıktaki kokudan tezeğin ne olduğunu o an çözmüş de olsam bu söze inanmak istemedim. O güzel at sıçmış, hatta sıçmığıyla beni yere çalmış olmamalıydı dostlarım. İyi olduğumu anlayınca büyükler çekildiler işlerine. Mahallenin veletleriyle başbaşa kaldığımda korkulan oldu. At bokuna bulanan pantolonumu gören zındıklar, başladılar "Altınaaa sııçtıı, altııınaaa sıııçtııı." diye tempolu bir çığırtılı türküye.
Ordan kurtulmalıydım lan, anlayın beni! Koşarak girdim evin bahçesine, tam o anda sevdiceğimle göz göze geldim. Anlamadı baştan, sonra ardımdan "altına sıçtıııı" diye bağırarak koşan çocukları gördü! Sonra da boklanmış pantolonumu. . . Başladı o da, "aaaltııınaaa sıııçtııı, altınaaa sıııçtııı." diye türküye! Yedi yaşındaydım lan, ona "Hayır aşkitom, tezeğe bastım içine düştüm. Yoksa altına sıçan bir insan değilim." diyecek kadar güçlü değildim. Her gururu kırılan erkeğin yaptığını yaptım, ordan O'na orospu diyerek ağlayarak kaçtım.
Sonra annesine "Okan bana orospu dedi." demiş ki, annesi evimize gelip beni şikayet etti. Dört gün odamdan çıkmama cezası aldım lan! Gerçi havalı bir yanı da yok değildi, hani aynı amerikan filmlerindeki gibi odadan çıkmama cezası almıştım.