elimizde güçlü kanıtlar var! bu kanıtların başı, tabiki piramitlerdeki helikopter, planör, tank vs. çizimleri. yani insanlık bundan yüz binlerce yıl önce huzur dolu bir gezegende hüküm sürüyordu ve biz bozuk ırk o gezegenden sürüldük. şuan adı bilinmeyen o gezegende nüfus trilyonları bulmuştu, hümanist düzen insanlığı ulaştırabileceği maksimum seviyeye taşımıştı. ancak bir takım insan tabiki sorun çıkarmaya devam ediyordu. bu sorun çıkaran kimseler de, bu gün bizim dünyamızda olduğu gibi hapislere tıkılıyordu.
bu hapisler zamanla yetersiz gelmeye başladı. trilyonlarla ölçülen nüfuslu bir gezegende, haydut sayısı da tahmin edebileceğiniz gibi milyonları bulur. çözüm belliydi. nüfusun sırtındaki kene, yani bizler sürülecektik. bu gün bizim piramitler dediğimiz uzay araçlarına yerleştirilip, o huzurlu gezegenden şuan içinde bulunduğumuz dünyaya sürüldük.
cennetten kovulma hikayesi zamanla şeytan, adem ve havva kıvamı almış da olsa, gerçek cennetten kovulma hikayesi budur. biz o ilk haydutların torunlarının torunlarının torunlarıyız yani. bu da ruhumuzdaki yıkma arzusunu açıklığa kavuşturur.
einstein dünyanın bir evrim içerisinde, maksimum seviyesine varıp, sonra sıfırlandığını iddia etmişti. ne yazık ki dahimiz yanlıştı. aslında o aşmış seviyelere varanlar, bizim üstün atalarımız, bizi o adı bilinmyen gezegenden süren atalarımızdı.
bizi sürenler tabiki kalpsiz caniler olmadıklarına, önce en gelişmiş silahlarıyla dünyayı vurup, dinazorlar denen beynen az gelişmiş varlıkları yokedip, bize uygun yaşam alanı sağladılar. biz salak gibi dinazorların bir gök taşıyla yokolduğunu sanalım, gerçek ise bizi süren atalarımızın onları yokettiğidir.
24 Eylül 2010 Cuma
31 Ocak 2010 Pazar
Güzeldi
Güzeldi, otantikti, post moderndi… Daha da önemlisi burada Mekdanılds, Börgırkink, Starbaks gibi kapitalizm mekânları ve içinde yuvalanmış şişko kapitalist orosbu çocukları yoktu. Bu beni oldukça sevindirmişti.
Oldum olası nefret ederim mevzu bahis piçlerden ve yuvalarından. Üstlerinde ‘GAP’ yazan kapşonlu eşofmanlarından tanırım hepsini… Konuştukları Türkçe kulağımı tırmalar (‘R’leri eriterek söylüyorlar ya) ‘Embiyey’ ‘Ragbi’ hatta çok acaip, su altı ragbisi gibi tam zengin piçi sporlarına ilgi duyan samimiyetsiz göt çocukları…
En son ortaokulda yalnız başıma bi Börgırking lokantasına gitmiştim. Kardeşim sipariş verme esnasında yaşanan o hengamelik, o kargaşa, o çılgın kapitalist gençlik beni o kadar strese sokmuştu ki sadece ‘Vupır.. vupır..’ diyebilmiştim. koşarak kaçmıştım o börgır kinkten.
Nasıl kaçmayım? Arkamda bu işin kompedanı olmuş bir sürü tiki ‘kikir kikir’ gülüşüyor. Karşımda, ‘beni CİA eğitti’ dercesine küstah bakışlarıyla duran servis elemanı. Ben ise tabelalarda asılı fiyat listelerini ‘lan 10 milyon diyo şimdi vericez parayı bokum kadar bişey koycaklar önüme doymayacaz görmeyecez’ gibi gayet safiyane bir şekilde inceliyorum (bıraksana rahat edeyim!) . En sonunda, arkadan gelen tiki baskısı, önde ‘’hadi lan fakir! sipariş ver bu kadar zengin çocuğu seni mi beklicek’ der gibi duran servis elemanına dayanamayıp kaçmıştım.
İşte o gün bu gündür nerde bi ketçap nerde bi mayonez görsem duygusallaşırım (fırk!). Ha bir de Özkan Piknik! O günden sonra yıllardır hayatımdan çıkmadı, Özkan piknik ve Özkan Pikniğin derisi bol tavuk döneri (Oh mis).
Oldum olası nefret ederim mevzu bahis piçlerden ve yuvalarından. Üstlerinde ‘GAP’ yazan kapşonlu eşofmanlarından tanırım hepsini… Konuştukları Türkçe kulağımı tırmalar (‘R’leri eriterek söylüyorlar ya) ‘Embiyey’ ‘Ragbi’ hatta çok acaip, su altı ragbisi gibi tam zengin piçi sporlarına ilgi duyan samimiyetsiz göt çocukları…
En son ortaokulda yalnız başıma bi Börgırking lokantasına gitmiştim. Kardeşim sipariş verme esnasında yaşanan o hengamelik, o kargaşa, o çılgın kapitalist gençlik beni o kadar strese sokmuştu ki sadece ‘Vupır.. vupır..’ diyebilmiştim. koşarak kaçmıştım o börgır kinkten.
Nasıl kaçmayım? Arkamda bu işin kompedanı olmuş bir sürü tiki ‘kikir kikir’ gülüşüyor. Karşımda, ‘beni CİA eğitti’ dercesine küstah bakışlarıyla duran servis elemanı. Ben ise tabelalarda asılı fiyat listelerini ‘lan 10 milyon diyo şimdi vericez parayı bokum kadar bişey koycaklar önüme doymayacaz görmeyecez’ gibi gayet safiyane bir şekilde inceliyorum (bıraksana rahat edeyim!) . En sonunda, arkadan gelen tiki baskısı, önde ‘’hadi lan fakir! sipariş ver bu kadar zengin çocuğu seni mi beklicek’ der gibi duran servis elemanına dayanamayıp kaçmıştım.
İşte o gün bu gündür nerde bi ketçap nerde bi mayonez görsem duygusallaşırım (fırk!). Ha bir de Özkan Piknik! O günden sonra yıllardır hayatımdan çıkmadı, Özkan piknik ve Özkan Pikniğin derisi bol tavuk döneri (Oh mis).
25 Ocak 2010 Pazartesi
Düğün Görl
Düğün Görl. Bir Türkiye gerçeği. Avrupa’daki, party girl kavramının ülkemdeki karşılığı sayılabilir. Hepimiz tanırız, hemen her düğünde hazır bulunan bir zümreye ait insanlardır bunlar. Her şeyden önce düğün iyi bir Düğün Görl, lise mezunudur ve ortaokul seviyesinde İngilizceyi ana dili gibi konuşur.. (yes ay em fayn tenk yu)
Düğün Görl geceye iştirak eden diğer hanımları, gelini eleştirir. Onlar hakkında yorumlar yaparak onları it götüne sokmaya çalışır. Düğün Görl beyonce hayranıdır. Giyim kuşamı ve makyajıyla Beyonce olmayı hedefleyen Düğün Görl kınalı yapıncak olmaktan öte gidemez.
2’ye ayrılır düğün görl;
Şişman Düğün Görl: Oynamayı pek tercih etmeyen Düğün Görldür bu. Genel de kuru pasta ve limonatanın sık tazelendiği bölgeye yakın otururlar. Uzaktan bakınca Konsolos gibi durur. Ciddi, vakur, düğüne hâkim… Hani, sanki halayı yanlış çekeni ‘düğün dışı’ edip siktiri çalacak! Benim için biraz sibelcan görüntüsü verir bu Düğün görl.
Sıska Düğün Görl: Sevdiğim Düğün Görl çeşididir bu. Kıttır kıttır oynar. 2 dakika yerinde duramaz. Buna karşın en sinsi Düğün Görl de bu gruptan çıkar. Gelinle damadın arkasından etmediği lafı koymaz ama yüzlerine de ‘değerli’ gibi sırıtır. Ayrıca oynamaktan yorulup oturduğunda da uzaklara doğru uzun uzun bakışlar atarak, düğüne katılan genç delikanlılar arasında gerginliğe sebebiyet verir.
Düğün görl büyüyünce; ‘’beni tanıdın mı ben bilmem ne teyzen, kocaman olmuşsun’’ diyen teyze olur, evrim geçirmiş pikaçu misali.
Düğün Görl geceye iştirak eden diğer hanımları, gelini eleştirir. Onlar hakkında yorumlar yaparak onları it götüne sokmaya çalışır. Düğün Görl beyonce hayranıdır. Giyim kuşamı ve makyajıyla Beyonce olmayı hedefleyen Düğün Görl kınalı yapıncak olmaktan öte gidemez.
2’ye ayrılır düğün görl;
Şişman Düğün Görl: Oynamayı pek tercih etmeyen Düğün Görldür bu. Genel de kuru pasta ve limonatanın sık tazelendiği bölgeye yakın otururlar. Uzaktan bakınca Konsolos gibi durur. Ciddi, vakur, düğüne hâkim… Hani, sanki halayı yanlış çekeni ‘düğün dışı’ edip siktiri çalacak! Benim için biraz sibelcan görüntüsü verir bu Düğün görl.
Sıska Düğün Görl: Sevdiğim Düğün Görl çeşididir bu. Kıttır kıttır oynar. 2 dakika yerinde duramaz. Buna karşın en sinsi Düğün Görl de bu gruptan çıkar. Gelinle damadın arkasından etmediği lafı koymaz ama yüzlerine de ‘değerli’ gibi sırıtır. Ayrıca oynamaktan yorulup oturduğunda da uzaklara doğru uzun uzun bakışlar atarak, düğüne katılan genç delikanlılar arasında gerginliğe sebebiyet verir.
Düğün görl büyüyünce; ‘’beni tanıdın mı ben bilmem ne teyzen, kocaman olmuşsun’’ diyen teyze olur, evrim geçirmiş pikaçu misali.
24 Ocak 2010 Pazar
Ukrayna Ulusuna Sesleniş
Sevgili, dost, kardeş ve fakbadi Ukrayna halkına en içten sevgi ve muhabbetlerimi ileterek sözlerime başlamak istiyorum. Bildiğiniz gibi Türk ve Ukrayna toplulukları ‘bin yıldır’ kardeş gibi birlikte yaşamaktadır. Dini, dili, kültürü seksi bir olan bu iki topluluk birbirinden ayrı düşünülemez. En azından benim için Ukrayna’nın olmadığı bir dünya acayip sıkıcı olurdu. Sizlere beslediğimiz derin muhabbeti böyle anlatamam, yani bu çok çiğ kaldı ama uzun yazınca kimse okumuyor. O yüzden ben direk konuya gireyim.
Geçtiğimiz günlerde genel seçim yaptı dost ve kardeş Ukrayna halkı… Seçimlerin galibi ise Yulia TİMOŞENKO oldu. Evet, bu çok normal. Ben de Ukraynalı olsam gider Yulia Hanıma verirdim oyumu. O tipine soktumun yusçenkosuna oy verecek halim yok!
Bizim ülkemizde TİMOŞENKO kadar güzel manken bile yokken, siz bunu devlet başkanı yapıyorsunuz. Bu, Arap’ın yağı bol bulmasının akabinde gerçekleştirdiği o protest eyleme benziyor. Sevgili Ukrayna halkı, ben sizin iç işlerinize karışmak istemiyorum ama dost acı söyler. Burada, Murat BOZ kliplerinde görmeye alıştığımız tarzda bir hatunu başbakan yaparsanız sizi bir gün sikebilirler. Yok, illa kadın başbakan olacak! Diye bir isteğiniz varsa, bizden Rahşan ECEVİT’İ veya Tansu ÇİLLER’İ alabilirdiniz. Size feda olsun. TİMOŞENKO’nun nesi var? Diye soracak olursanız, ‘’Seksi resimleri için tıklayınız’’ bir havası var. Yani TİMOŞENKO bizim memlekette olsa, kebapçı açılışına katılmış Nilay Dorsa’dan farklı bir muamele göremez. Mitinglerde falan taciz edilir. Kabinedeki bakanlar askıntı olur. İşte ben de sizin bu duruma düşmenizden korkuyorum, kadın zaten belli bir süre başbakanlık görevini yürüttü hevesini aldı ama artık yeter. Siz gelin bu işten vazgeçin. Bu benden size bir dost öğüdüdü.
Son olarak, sözlerimi noktalarken, Rusya’ya olan doğal gaz borçlarınızı ödemenizi diliyorum. Yulia TİMOŞENKO ve onun gibi milyonlarca Ukraynalı saygı değer ablamızı üşütmemenizi temenni ediyorum. Ayrıca, Vladimir KLİŞKO, Vitali KLİŞKO ve Andrei ŞEVŞENKO’ya İzmail belediye başkanına, Sivas Topoldaki arkadaşlarıma ve Kırımdaki tüm Tatar halkına sevgilerimi iletiyorum.
Geçtiğimiz günlerde genel seçim yaptı dost ve kardeş Ukrayna halkı… Seçimlerin galibi ise Yulia TİMOŞENKO oldu. Evet, bu çok normal. Ben de Ukraynalı olsam gider Yulia Hanıma verirdim oyumu. O tipine soktumun yusçenkosuna oy verecek halim yok!
Bizim ülkemizde TİMOŞENKO kadar güzel manken bile yokken, siz bunu devlet başkanı yapıyorsunuz. Bu, Arap’ın yağı bol bulmasının akabinde gerçekleştirdiği o protest eyleme benziyor. Sevgili Ukrayna halkı, ben sizin iç işlerinize karışmak istemiyorum ama dost acı söyler. Burada, Murat BOZ kliplerinde görmeye alıştığımız tarzda bir hatunu başbakan yaparsanız sizi bir gün sikebilirler. Yok, illa kadın başbakan olacak! Diye bir isteğiniz varsa, bizden Rahşan ECEVİT’İ veya Tansu ÇİLLER’İ alabilirdiniz. Size feda olsun. TİMOŞENKO’nun nesi var? Diye soracak olursanız, ‘’Seksi resimleri için tıklayınız’’ bir havası var. Yani TİMOŞENKO bizim memlekette olsa, kebapçı açılışına katılmış Nilay Dorsa’dan farklı bir muamele göremez. Mitinglerde falan taciz edilir. Kabinedeki bakanlar askıntı olur. İşte ben de sizin bu duruma düşmenizden korkuyorum, kadın zaten belli bir süre başbakanlık görevini yürüttü hevesini aldı ama artık yeter. Siz gelin bu işten vazgeçin. Bu benden size bir dost öğüdüdü.
Son olarak, sözlerimi noktalarken, Rusya’ya olan doğal gaz borçlarınızı ödemenizi diliyorum. Yulia TİMOŞENKO ve onun gibi milyonlarca Ukraynalı saygı değer ablamızı üşütmemenizi temenni ediyorum. Ayrıca, Vladimir KLİŞKO, Vitali KLİŞKO ve Andrei ŞEVŞENKO’ya İzmail belediye başkanına, Sivas Topoldaki arkadaşlarıma ve Kırımdaki tüm Tatar halkına sevgilerimi iletiyorum.
Yazamıyordum 7 çünkü Moğolistandaydım
Ozan beni memleketime yollamıştı. Artık seksin olmadığı o topraklara, anadoluya dönmüştüm. Nuh’un Ankara makarnası, köy ekmeği, tereyağı, bulgur pilavı, buğday, çeşitli kilim motifleri, saz, gözleri yaşlı annem, elleri nasırlı babam ve Neşet Ertaştan ibaret, Latif Doğan ile Küstüm Show tadında bir hayat sürmeye başlamıştım yine. Bir gün, zavallı annem ki neden zavallı olduğunu hala anlamış değilim, yanıma gelip dedi ki;
-Oğul oğul! Artık vaktin geldi, seni everelim!
-Anam! Garib Anam! Dünya tatlı, can aziz ölmeden koma beni mezara desem de dinletemedim...
Uzun görüşmelerden sonra, Atadır nihayetinde deyip daha fazla karşı çıkmadım. (Çok gelenekçi bir aile yapımız vardır. Annem hala boş zamanlarında cepheye ekmek, mermi falan taşır. Babam sık sık balkan harbine katılıyor. Öyle yani.)
Bana düşündüğün birisi mi var? Diye sordum. Moğolistan’da yaşayan uzaktan akrabalarımız olduğunu onların büyük kızını bana almak istediğini söyledi. (Evet, biz ruh hastasıyız o kadar uzaktan akrabalarımızla hala görüşüyoruz)
Ertesi gün eşyalarımızı toplayıp Moğolistana doğru yola çıktık. Akrabalarımız Gobi çölünde yaşayan, Uygur kökenli Moğollardı. 4 gün sonra Gobi çölüne varmıştık, uçsuz bucaksız bir bozkırdı. Keçi kılından çadırlarda yaşıyormuş akrabalarımız. Bizi büyük alaka ile karşıladılar.
Adı Katun Bugaymış (boğa hatun) sözlümün. Katun Buga 1.94 boyunda iri yarı kalıplı bir kızdı. At üstünde dörtnala giderken ok atabiliyor, hiç durmadan yalaşık 350 km at binebiliyordu. Çok iyi kılıç kullanabiliyor, Türk dövüş sanatı Sayokan’ı ileri düzeyde yapıyordu. 150 kiloyla Benç Pires’e giriyordu. Hatta boş zamanlarında 40 yiğidiyle Çin’e akın düzenlediğini dahi söylediler. En önemlisi ise çok şamanistti, inançlarına aşırı bağlıydı. Eline erkek eli değmemişti, sadece bi kere yanlışlıkla atının pipisi değmişti. O da kazara yani yerden bişey alırken.
Kızın Ağabeyi Subutay Bahadır ise tam dört Katun Buga ebadındaydı. Beni de çok sevmişti. Fanatik cimbom’lu olan Subutay Bahadırla kımız içip maç izlemek çok zevkliydi doğrusu. Gobi Ülkü Ocaklarını ziyaret ettik birlikte. Oradaki reislerle tanışıp hoş beş ettik. Subutay Bahadır; bozkır düğünü düşünmüştü bizim için. Misafirleri de kuru pasta-kımızla idare edip düğünü ucuza getirecekti. ‘Öyle toy verip şölen etmeye gerek yok aslında’ diyordu. Cimriydi.(Orusbu çocuğu)
15 gün’e yakındır gobi çöllerinde Katun Bugayla birbirimize alışmaya çalışıyorduk. Daha doğrusu ben çalışıyordum. Gerçi Cengiz han gibi ‘Dunak’ dediğimiz bölgeden aşağı sarkan bıyık bırakmasaydı daha kolay olacaktı alışmam ama işte Katun Buga gibi narin duyguları olan bir kıza traş olmasını söylemek onu çok incitebilirdi… Katun Buga benim kafama ölü kuzgun koyup koşmamı istiyor, sonra da ben hareket halindeyken kuzgunu okla vuruyordu. Çeşitli sayokan tekniklerini üzerimde deniyor, canımı yakıyordu. Bazen Tar çalıp, Özbek türküleri, İsmail Yk şarkıları seslendiriyoduk uçsuz gobi çölünde. Çin seddini aşıp Çinli çaşıtlardan baş alıyorduk. Aramıza doğan bu vıcık aşk nereye gidiyor diye düşünürken, yine bir gün kılıç kalkan talimi sırasında kalkanıyla gösüme vurunca ben, ‘Hayat maksimumda!’ şeklinde yere düştüm. Tabi çarpmanın etkisiyle bilincimi yitirmişim.
Şiddetli baş ağrısıyla uyandım. Karşımda gördüğüm manzara beni çok şaşırtmıştı. Başımda porno filmlerdekilerle alakası olmayan, Moldova bayan milli güreş takımından kaçmış bir görüntü çizen bir hemşire (hem de bildiğin bıyıklı falan)… Uyandık mı? Diye sordu. Sigaradan çatallanmış sesi kulağımı tırmalamıştı. Noldu bana? Diye yanıtladım (Karizmatiğimdir).
Not: Selda Bağcan modeli yapılmış saçlarından anladığım kadarıyla hemşire duldu.
-Oğul oğul! Artık vaktin geldi, seni everelim!
-Anam! Garib Anam! Dünya tatlı, can aziz ölmeden koma beni mezara desem de dinletemedim...
Uzun görüşmelerden sonra, Atadır nihayetinde deyip daha fazla karşı çıkmadım. (Çok gelenekçi bir aile yapımız vardır. Annem hala boş zamanlarında cepheye ekmek, mermi falan taşır. Babam sık sık balkan harbine katılıyor. Öyle yani.)
Bana düşündüğün birisi mi var? Diye sordum. Moğolistan’da yaşayan uzaktan akrabalarımız olduğunu onların büyük kızını bana almak istediğini söyledi. (Evet, biz ruh hastasıyız o kadar uzaktan akrabalarımızla hala görüşüyoruz)
Ertesi gün eşyalarımızı toplayıp Moğolistana doğru yola çıktık. Akrabalarımız Gobi çölünde yaşayan, Uygur kökenli Moğollardı. 4 gün sonra Gobi çölüne varmıştık, uçsuz bucaksız bir bozkırdı. Keçi kılından çadırlarda yaşıyormuş akrabalarımız. Bizi büyük alaka ile karşıladılar.
Adı Katun Bugaymış (boğa hatun) sözlümün. Katun Buga 1.94 boyunda iri yarı kalıplı bir kızdı. At üstünde dörtnala giderken ok atabiliyor, hiç durmadan yalaşık 350 km at binebiliyordu. Çok iyi kılıç kullanabiliyor, Türk dövüş sanatı Sayokan’ı ileri düzeyde yapıyordu. 150 kiloyla Benç Pires’e giriyordu. Hatta boş zamanlarında 40 yiğidiyle Çin’e akın düzenlediğini dahi söylediler. En önemlisi ise çok şamanistti, inançlarına aşırı bağlıydı. Eline erkek eli değmemişti, sadece bi kere yanlışlıkla atının pipisi değmişti. O da kazara yani yerden bişey alırken.
Kızın Ağabeyi Subutay Bahadır ise tam dört Katun Buga ebadındaydı. Beni de çok sevmişti. Fanatik cimbom’lu olan Subutay Bahadırla kımız içip maç izlemek çok zevkliydi doğrusu. Gobi Ülkü Ocaklarını ziyaret ettik birlikte. Oradaki reislerle tanışıp hoş beş ettik. Subutay Bahadır; bozkır düğünü düşünmüştü bizim için. Misafirleri de kuru pasta-kımızla idare edip düğünü ucuza getirecekti. ‘Öyle toy verip şölen etmeye gerek yok aslında’ diyordu. Cimriydi.(Orusbu çocuğu)
15 gün’e yakındır gobi çöllerinde Katun Bugayla birbirimize alışmaya çalışıyorduk. Daha doğrusu ben çalışıyordum. Gerçi Cengiz han gibi ‘Dunak’ dediğimiz bölgeden aşağı sarkan bıyık bırakmasaydı daha kolay olacaktı alışmam ama işte Katun Buga gibi narin duyguları olan bir kıza traş olmasını söylemek onu çok incitebilirdi… Katun Buga benim kafama ölü kuzgun koyup koşmamı istiyor, sonra da ben hareket halindeyken kuzgunu okla vuruyordu. Çeşitli sayokan tekniklerini üzerimde deniyor, canımı yakıyordu. Bazen Tar çalıp, Özbek türküleri, İsmail Yk şarkıları seslendiriyoduk uçsuz gobi çölünde. Çin seddini aşıp Çinli çaşıtlardan baş alıyorduk. Aramıza doğan bu vıcık aşk nereye gidiyor diye düşünürken, yine bir gün kılıç kalkan talimi sırasında kalkanıyla gösüme vurunca ben, ‘Hayat maksimumda!’ şeklinde yere düştüm. Tabi çarpmanın etkisiyle bilincimi yitirmişim.
Şiddetli baş ağrısıyla uyandım. Karşımda gördüğüm manzara beni çok şaşırtmıştı. Başımda porno filmlerdekilerle alakası olmayan, Moldova bayan milli güreş takımından kaçmış bir görüntü çizen bir hemşire (hem de bildiğin bıyıklı falan)… Uyandık mı? Diye sordu. Sigaradan çatallanmış sesi kulağımı tırmalamıştı. Noldu bana? Diye yanıtladım (Karizmatiğimdir).
Not: Selda Bağcan modeli yapılmış saçlarından anladığım kadarıyla hemşire duldu.
11 Aralık 2009 Cuma
Korkunç Bir Gece (1)
O gece evde yalnız kalacaktım. Ev halkı şehir dışına çıkmış, geride bir tek ben kalmıştım. "Dışarı çıkaydın ya a susak" dediğinizi duyar gibiyim. Bir gidin, biz de biliyoruz ama yollar kapalıydı. Belediyenin 25 derece sıcaklıkta hiçbir şey yağmamasına rağmen yolları kapaması ilginç ve ürkütücüydü. "N'oluyoruz lan!" diye tırsmıştım. Ancak kararlıydım, tırstığımı kendime çaktırmayacaktım. "Amaan ne güzel işte yalnızım, istediğimi yaparım." diye kendimi avutmaya çalıştım. Gecenin ilerleyen saatlerinde başıma geleceklerden habersizdim...
---
Dur madem yapacak şey yok, koltuk örtülerini düzelteyim demiştim kendi kendime. Bu arada saatten, şiddeti sürekli artan tik-tak-tik-tak sesleri yükseliyordu. Yavaş çekimde saate baktım, baktığımda tam olarak 12:00 olmuştu. Akrep, yelkovan ve saniye kolları üstüste bindiğinde çıkan tik sesi öylesine yüksekti ki, kulaklarımı tıkama ihtiyacı duydum. "Hassiktir, noluyo oğlum?!" derken saçlarım uçuşmaya başladı. Ve birdenbire televizyon açıldı. Ekran maviydi. Odanın içi masmavi olmuştu. Saçlarım uçuşmaya devam ediyordu. Vuuvhuuv. rüzgar aynen böyle uğulduyordu. Sonra kesif bir koku rüzgarla birlikte tüm odayı kaplamıştı. Snff snff. Len len! Altıma yapmıştım. Öyle bir ortamda kim olsa aynı şeyi yapardı diye kendimi rahatlattım. Rahatlama işini fazla abartmış olmalıyım ki dönüp bir de eserime baktım. Güzel, Van Dyck Kahverengisi. Bugüne kadar elde ettiğim en iyi kahverengiydi. O an özgüvenimi geri kazandım ve tırsmayı kestim. Nereden esiyor bu kadar, diye sağa sola bakınmaya başladım. Hay allah, balkon kapısını kapamayı unutmuştum. Kendi salaklığıma gülerek gittim ve kapadım. Televizyona da hafifçe bir yumruk atınca kendi kendine kapandı. Yıllardır durup dururken açılırdı o. Saat ise benden 3 yaş büyüktü ve artık çalışırken gıcırdaması kaçınılmazdı. Korkacak bir şey kalmamıştı.
Koltuk örtülerini düzeltmeye devam ettim. Bir türlü düzelmiyorlardı lanet olasıcalar. Onlara çok sinirlenmiş ve aduket marifetlerimi üzerlerinde uygulamaya başlamıştım. Gardlarını alıp burnuma burnuma toz kaldırdılar. Tozla birlikte hapşırdım haliyle. Sonra cebimden bir selpak çıkartıp burnumu sildim. Gene eserime baktım. İşte şimdi gerçekten hassiktirdi! Eserim Galaksi Yeşili'ydi. Yıllardır elde etmeye çalıştığım bir diğer rengi de bu esrarengiz gecede elde etmiştim. Keyfim öylesine yerindeydi ki, akreple yelkovandan Şahin K çıksa vız gelirdi. Bu espriyi yaptıktan sonra "Len yoksa?" diye şüpheyle bir kez daha saate baktım. Saat 12:25 olmuştu. Haha, akrep ve yelkovan öylece ilerliyorlardı. Sakindim.
Geriye bir tek, tekli koltuğun örtüsü kalmıştı. Nedense bir anda çok neşelendim ve la la la dan başka hiçbir sözü olmayan hafif hüzünlü bir çocuk şarkısı söylemeye başladım. Şarkının ritmini sürekli düşürüyordum, gitgide daha yavaş bir şarkıya dönüşüyordu. Ve yavaşladıkça sesim kalınlaşıyordu. Sesim kalınlaştıkça da yankı yapıyordu. Sonra gene televizyon açıldı. Gene mavi ekranla karşı karşıya geldim. Eeh ama yettin, diye terliğimi kaptığım gibi fırlatmaya yeltenirken elektrikler kesildi. Televizyon kapanmamıştı! La la la şarkısını kesip Kelime-i Şahadet getirmeye başladım. Ama bir saniye, birisi benim bıraktığım yerden la la la demeye devam ediyordu. Arkamı döndüm. Aynayla karşı karşıya gelmiştim. Suratım masmaviydi. "Korkmamalıyım, hiçbir şey yok, gaipten sesler duyuyorum, geçecek." diyordum kendi kendime. Sonra kolumu aşağı yukarı hareket ettirdim, aynadaki yansımamda bir anormallik yoktu. Saate baktım, 12:31 olmuştu. Akreple yelkovan hala yerindeydi. Tamam işte oğlum, tırsmaya lüzum yok, gidip şu sigortaları kontrol edeyim düşüncesiyle sağa doğru bir adım attım. Ben adım atınca aynadaki yansımamın da bir adım atması gerekirdi. Ancak... Laan! Aynada sabittim! Ya allah bismillahtı. Aynadaki ben la la la şarkısını söylemeye devam ediyordu. Sonra oda yavaşça aydınlandı, aynadaki canlı başka bir şeye dönüşüyordu. Kırmızı fırfırlı bir mini etek, mavi gözler, sarı iki yandan toplanmış saçlar, lolipop, kırmızı allık. La la la diye şarkı söyleyen canlı Gocu'ya dönüşmüştü!
-Gene ne işin var burda, bu ne hal?!
-Liseli oldum ben. Oyunculuğa soyundum. Hatta az sonra gerçekten soyunucam. Şahin abi yüziyim geliyim dedi.
-Niye yapıyosun bunu, niye!?
-Ekmek parası lan, napsaydım.
-Seni bu hayattan kurtarıcam. Gel, bu taraftan.
Balkondan sarı bornozuyla Şahin K girdi. "Bi yüzdüm geldim bacım." dedi. Bornozu çıkarmak üzere kemerini çözmeye başladı...
---
Dur madem yapacak şey yok, koltuk örtülerini düzelteyim demiştim kendi kendime. Bu arada saatten, şiddeti sürekli artan tik-tak-tik-tak sesleri yükseliyordu. Yavaş çekimde saate baktım, baktığımda tam olarak 12:00 olmuştu. Akrep, yelkovan ve saniye kolları üstüste bindiğinde çıkan tik sesi öylesine yüksekti ki, kulaklarımı tıkama ihtiyacı duydum. "Hassiktir, noluyo oğlum?!" derken saçlarım uçuşmaya başladı. Ve birdenbire televizyon açıldı. Ekran maviydi. Odanın içi masmavi olmuştu. Saçlarım uçuşmaya devam ediyordu. Vuuvhuuv. rüzgar aynen böyle uğulduyordu. Sonra kesif bir koku rüzgarla birlikte tüm odayı kaplamıştı. Snff snff. Len len! Altıma yapmıştım. Öyle bir ortamda kim olsa aynı şeyi yapardı diye kendimi rahatlattım. Rahatlama işini fazla abartmış olmalıyım ki dönüp bir de eserime baktım. Güzel, Van Dyck Kahverengisi. Bugüne kadar elde ettiğim en iyi kahverengiydi. O an özgüvenimi geri kazandım ve tırsmayı kestim. Nereden esiyor bu kadar, diye sağa sola bakınmaya başladım. Hay allah, balkon kapısını kapamayı unutmuştum. Kendi salaklığıma gülerek gittim ve kapadım. Televizyona da hafifçe bir yumruk atınca kendi kendine kapandı. Yıllardır durup dururken açılırdı o. Saat ise benden 3 yaş büyüktü ve artık çalışırken gıcırdaması kaçınılmazdı. Korkacak bir şey kalmamıştı.
Koltuk örtülerini düzeltmeye devam ettim. Bir türlü düzelmiyorlardı lanet olasıcalar. Onlara çok sinirlenmiş ve aduket marifetlerimi üzerlerinde uygulamaya başlamıştım. Gardlarını alıp burnuma burnuma toz kaldırdılar. Tozla birlikte hapşırdım haliyle. Sonra cebimden bir selpak çıkartıp burnumu sildim. Gene eserime baktım. İşte şimdi gerçekten hassiktirdi! Eserim Galaksi Yeşili'ydi. Yıllardır elde etmeye çalıştığım bir diğer rengi de bu esrarengiz gecede elde etmiştim. Keyfim öylesine yerindeydi ki, akreple yelkovandan Şahin K çıksa vız gelirdi. Bu espriyi yaptıktan sonra "Len yoksa?" diye şüpheyle bir kez daha saate baktım. Saat 12:25 olmuştu. Haha, akrep ve yelkovan öylece ilerliyorlardı. Sakindim.
Geriye bir tek, tekli koltuğun örtüsü kalmıştı. Nedense bir anda çok neşelendim ve la la la dan başka hiçbir sözü olmayan hafif hüzünlü bir çocuk şarkısı söylemeye başladım. Şarkının ritmini sürekli düşürüyordum, gitgide daha yavaş bir şarkıya dönüşüyordu. Ve yavaşladıkça sesim kalınlaşıyordu. Sesim kalınlaştıkça da yankı yapıyordu. Sonra gene televizyon açıldı. Gene mavi ekranla karşı karşıya geldim. Eeh ama yettin, diye terliğimi kaptığım gibi fırlatmaya yeltenirken elektrikler kesildi. Televizyon kapanmamıştı! La la la şarkısını kesip Kelime-i Şahadet getirmeye başladım. Ama bir saniye, birisi benim bıraktığım yerden la la la demeye devam ediyordu. Arkamı döndüm. Aynayla karşı karşıya gelmiştim. Suratım masmaviydi. "Korkmamalıyım, hiçbir şey yok, gaipten sesler duyuyorum, geçecek." diyordum kendi kendime. Sonra kolumu aşağı yukarı hareket ettirdim, aynadaki yansımamda bir anormallik yoktu. Saate baktım, 12:31 olmuştu. Akreple yelkovan hala yerindeydi. Tamam işte oğlum, tırsmaya lüzum yok, gidip şu sigortaları kontrol edeyim düşüncesiyle sağa doğru bir adım attım. Ben adım atınca aynadaki yansımamın da bir adım atması gerekirdi. Ancak... Laan! Aynada sabittim! Ya allah bismillahtı. Aynadaki ben la la la şarkısını söylemeye devam ediyordu. Sonra oda yavaşça aydınlandı, aynadaki canlı başka bir şeye dönüşüyordu. Kırmızı fırfırlı bir mini etek, mavi gözler, sarı iki yandan toplanmış saçlar, lolipop, kırmızı allık. La la la diye şarkı söyleyen canlı Gocu'ya dönüşmüştü!
-Gene ne işin var burda, bu ne hal?!
-Liseli oldum ben. Oyunculuğa soyundum. Hatta az sonra gerçekten soyunucam. Şahin abi yüziyim geliyim dedi.
-Niye yapıyosun bunu, niye!?
-Ekmek parası lan, napsaydım.
-Seni bu hayattan kurtarıcam. Gel, bu taraftan.
Balkondan sarı bornozuyla Şahin K girdi. "Bi yüzdüm geldim bacım." dedi. Bornozu çıkarmak üzere kemerini çözmeye başladı...
4 Aralık 2009 Cuma
Dış Yavşaklar Ya Da Yazamayacağımızı Sandılar
Bir takım dış mihrak, sanmıştı ki komikliğimizin, enteresanlığımızın ve hatta seksiliğimizin sonu gelmişti! İşimiz gücümüz var anuna koim, sizi mi eğlendiricez diyemedim, oturdum laflar hazırladım;
- Senin sesin daha çok çıkıyor, çünkü sen yavşaksın!
Bitti. . .
(Gideyim de, ekmek parası kazanayım.)
- Senin sesin daha çok çıkıyor, çünkü sen yavşaksın!
Bitti. . .
(Gideyim de, ekmek parası kazanayım.)
1 Aralık 2009 Salı
Gün batımından, Şafağa (3)
25 Kasın 2009, 08:05
Bir durak sonra otobüse hayatında gördüğü en güzel kadınlardan biri bindi. Kadın ücreti ödedikten sonra otobüste ilerledi, onun oturduğu yere kadar geldi. Muhtemelen oturacağı yere karar vermeye çalışıyordu. Tam o sırada otobüsün aniden hızlanmasıyla kadın neredeyse kucağına düştü ve yanına oturuverdi.
- Kusura bakmayın, size bir şey olmadı umarım?
- Bir şeyim yok, merak etmeyin.
- Eh, buraya oturmam gerekiyormuş heralde.
- Galiba.
Dedi gülümseyerek ve kafasını dışarıya doğru çevirdi. Bi süre sonra fark etti ki kadın hala oturuşunu düzeltmemişti, vücutları yakın temas halindeydi. Garibine gitti ama bozuntuya vermedi, her gün böyle güzel bir kadınla yan yana gelmiyordu. Parfümünün kokusu geldi ardından, baş döndürücü bir güzellikteydi.
Otobüs ilerlemeye devam ediyordu. Derken, kadın ondan kağıt ve kalem istedi. Çantasından kalemini ve defterini çıkartıp verdi, defteri iade ettiğinide sayfanında üstüne "Beni beğendin mi?", yazıyordu. Gözleri fal taşı gibi açıldı. Kekeledi:
- Ne... Ne demek beğendin mi?
- Otobüse bindiğim anda gözlerin bana takıldı, gördüm. Evime yaklaşıyoruz. Birkaç durak sonra ineceğim. İstersen beraber çok güzel saatler geçirebiliriz seninle...
- Öhöm. Çok sağolun ancak teklifinizi kabul edemeyeceğim. Bunu reddettiğime kendim bile inanamıyorum ama teşekkürler, ben almayayım.
Kadının sesi bir anda sertleşti:
- Demek gideceğin ye bu kadar önemli ha? Peki, sen bilirsin.
Sonra bir anda şehvetle adamın bacağını kavradı ve en yumuşak sesiyle kulağına fısıldadı:
- Bu son şansın, otobüs birazdan duracak. Gerçekten beni red mi edeceksin?
Adam yutkunarak cevap verdi:
- Evet, sanırım.
Kadın tırnaklarını adamın bacağına geçiriverdi ve o anda otobüs durdu, kadın çabucak aşağıya indi.
Adam çok şaşkındı, "Nedir bu, neden kimse benim bu otobüste olmamı istemiyor?", diye düşündü.
Dışarıya baktığında kadını durakta o yaşlı adamla beraber gördü ve şaşkınlığı biraz daha arttı. Konuştuklarını duymuyordu ama yaşlı adamın kadına çok kızgın olduğu belliydi. Otobüs devam etti.
Gözlerini açtığında trafik sıkışmıştı, korna sesleri geliyordu kulaklarına...
***
Bir durak sonra otobüse hayatında gördüğü en güzel kadınlardan biri bindi. Kadın ücreti ödedikten sonra otobüste ilerledi, onun oturduğu yere kadar geldi. Muhtemelen oturacağı yere karar vermeye çalışıyordu. Tam o sırada otobüsün aniden hızlanmasıyla kadın neredeyse kucağına düştü ve yanına oturuverdi.
- Kusura bakmayın, size bir şey olmadı umarım?
- Bir şeyim yok, merak etmeyin.
- Eh, buraya oturmam gerekiyormuş heralde.
- Galiba.
Dedi gülümseyerek ve kafasını dışarıya doğru çevirdi. Bi süre sonra fark etti ki kadın hala oturuşunu düzeltmemişti, vücutları yakın temas halindeydi. Garibine gitti ama bozuntuya vermedi, her gün böyle güzel bir kadınla yan yana gelmiyordu. Parfümünün kokusu geldi ardından, baş döndürücü bir güzellikteydi.
Otobüs ilerlemeye devam ediyordu. Derken, kadın ondan kağıt ve kalem istedi. Çantasından kalemini ve defterini çıkartıp verdi, defteri iade ettiğinide sayfanında üstüne "Beni beğendin mi?", yazıyordu. Gözleri fal taşı gibi açıldı. Kekeledi:
- Ne... Ne demek beğendin mi?
- Otobüse bindiğim anda gözlerin bana takıldı, gördüm. Evime yaklaşıyoruz. Birkaç durak sonra ineceğim. İstersen beraber çok güzel saatler geçirebiliriz seninle...
- Öhöm. Çok sağolun ancak teklifinizi kabul edemeyeceğim. Bunu reddettiğime kendim bile inanamıyorum ama teşekkürler, ben almayayım.
Kadının sesi bir anda sertleşti:
- Demek gideceğin ye bu kadar önemli ha? Peki, sen bilirsin.
Sonra bir anda şehvetle adamın bacağını kavradı ve en yumuşak sesiyle kulağına fısıldadı:
- Bu son şansın, otobüs birazdan duracak. Gerçekten beni red mi edeceksin?
Adam yutkunarak cevap verdi:
- Evet, sanırım.
Kadın tırnaklarını adamın bacağına geçiriverdi ve o anda otobüs durdu, kadın çabucak aşağıya indi.
Adam çok şaşkındı, "Nedir bu, neden kimse benim bu otobüste olmamı istemiyor?", diye düşündü.
Dışarıya baktığında kadını durakta o yaşlı adamla beraber gördü ve şaşkınlığı biraz daha arttı. Konuştuklarını duymuyordu ama yaşlı adamın kadına çok kızgın olduğu belliydi. Otobüs devam etti.
Gözlerini açtığında trafik sıkışmıştı, korna sesleri geliyordu kulaklarına...
***
27 Kasım 2009 Cuma
Kara Kaçan
90 ya da 91 senesinin kurban bayramı olmalı. Küçücük paytak bir erkek çocuğu ben, o gün, o kara tüylü şeyi gördüğümde çok sevinmiştim. O sıra Sabri Alışık'ın, Ali baba ve kırk haramiler filminde eşek görmemden mütevellit, gelen kara yamalı koçu eşek sanmıştım. Bu eşek sanışım büyüklerin çok hoşuna gitti, çok güldüler, anlamadım nesi komikti. Sonra benim kara yamalı koçum bir kaç sefer kaçmayı deneyince, e ben de O'nu eşek sanmıştım zaten, kara kaçan adını aldı. Allah'ım ismi, cismi, çok güzel! O'na bakarken mutluluktan ölebilirdim.
Kara kaçan uslu durmadığından, ve sürekli ortalığı velveleye verdiğinden, bir komşu kadın onu bağlamayı teklif etti. O angut kadın çok iyi bir teknik bilirmiş hesapta. Bağladılar Kara kaçan'ımı. Yanından ayrılındıktan kısa bir süre sonra iplerine dolanıp boğmuş kendini Kara kaçan'ım, intihar çözüm değildi be güzel koçum.
Çok üzülmüştüm. Bu gün olsa üzülmem heralde, gırtlağını bir bıçağın parçalamasındansa, kendi boynuna ipi geçirmesi daha iyidir heralde. Kara kaçan'ın talihinin aslında iyi olduğunu öğrenmemse, yerine getirilen diğer koça denk gelir. Yeni gelenle gönül bağı kuracak kadar vaktimiz olmadı. Daha geldiği gibi üç ayağını bağlayıp devirdiler O'nu yere. Tek ayağı boşta durmalıymış ki, hayvan debelenip kanını dışarı atabilsin. Dualar okudular, anlamadım başta. Sonra bir bıçak bilendi, komşumuz Faik amca bıçağın üstüne tükürüp besmele çekti ve dayadı o güzel boğaza bileyli bıçağı!
Olanları sonuna kadar izledim. O ölen "beeeee"lerini dinledim masum koçun. Ağlamadım, gülmedim. Etini oturup yemedim. Uzun zaman düşündüm, o masum bakan koç, gırtlaklanmak için ne yapmış olabilirdi? Hiç bir şey. Sadece tanrılar kurban istiyordu.
Kara kaçan uslu durmadığından, ve sürekli ortalığı velveleye verdiğinden, bir komşu kadın onu bağlamayı teklif etti. O angut kadın çok iyi bir teknik bilirmiş hesapta. Bağladılar Kara kaçan'ımı. Yanından ayrılındıktan kısa bir süre sonra iplerine dolanıp boğmuş kendini Kara kaçan'ım, intihar çözüm değildi be güzel koçum.
Çok üzülmüştüm. Bu gün olsa üzülmem heralde, gırtlağını bir bıçağın parçalamasındansa, kendi boynuna ipi geçirmesi daha iyidir heralde. Kara kaçan'ın talihinin aslında iyi olduğunu öğrenmemse, yerine getirilen diğer koça denk gelir. Yeni gelenle gönül bağı kuracak kadar vaktimiz olmadı. Daha geldiği gibi üç ayağını bağlayıp devirdiler O'nu yere. Tek ayağı boşta durmalıymış ki, hayvan debelenip kanını dışarı atabilsin. Dualar okudular, anlamadım başta. Sonra bir bıçak bilendi, komşumuz Faik amca bıçağın üstüne tükürüp besmele çekti ve dayadı o güzel boğaza bileyli bıçağı!
Olanları sonuna kadar izledim. O ölen "beeeee"lerini dinledim masum koçun. Ağlamadım, gülmedim. Etini oturup yemedim. Uzun zaman düşündüm, o masum bakan koç, gırtlaklanmak için ne yapmış olabilirdi? Hiç bir şey. Sadece tanrılar kurban istiyordu.
21 Kasım 2009 Cumartesi
Yıkım ya da Yazamıyordum Serisinin Allah Belasını Versin
Uzun uğraşlarımın meyvesini alacağım gün gelmişti. O'nu ikna etmiştim, ya da zaten buralarda olacaktıdan mütevellit benle buluşmayı kabul etmişti. Nasıl olmuş olursa olsun, altın fırsat avuçlarımdaydı! Ancak atladığım koca bir kara delik mevcuttu, o koca kara delik bu yavşak blog'tu!
O beni okurdu, beni okurdudan sonra bizi okur oldu. Diğer yavşakları uyarmıştım, "Oğlum yapmayın 'club' falan geyikleriyle bizi bitirmeyin" dediydim! Dinlemediler, beni kendi ellerimle verdiğim yöneticilik yetkileriyle kovmakla tehtid ettiler! Neyse lan bir şey olmaz heralde dedimse de olurmuş lan!
Gün gelip o'nla kadehleri tokuşturduğumuzda bir şekilde konu bloğa geldiğinde sanki çok önemsiz, benim için sıradan bir şeymiş gibi havalı havalı "amaaan blog işte yeeaaa nolcak." deyip geçtim. Bir şekilde muhabbet bize geldi, el eli tuttu! Süper anbians yakalandı, tam gözlerimi hafif şehla yapıp yüzümü yüzüne yanaştırdım ki, ellerini iki yana açıp sallayarak "kon, kon, kon bu aşka kon!" şarkısını söylemeye başladı! Neler olduğunu anlamam kısa bir süre aldı. Evet kon kon dansı yapan beni okumuş, ve şu duygunun doruğu anda aklına getirmişti! O çok gülüp eğlense de oturdu lan böhrüme!
"Ya nabıyım, yazı birden aklıma geliverdi." dedi. Bir süre sessiz kaldım, havalı çocuk gibi triplere girdim. Sonra Erol Evgin'den "O gül dudaklarını, öpeyim öpeyim öpeyim." adlı şarkı çalınca gene fırsat doğru bana! Gözlerimi gene şehla eyleyip yanaştırdım yüzümü yüzüne. Dudaklarımızın değdiği anda bir şey mırıldandığını farkettim; "kon, kon, kon bu aşka kon!".
Ağlayarak kaçmaya başladım ki ordan ayağım kaydı ve bir çamur birikintisine düştüm! Geldi kaldırdı beni çamurdan, "Lan ne zırlak çıktın heee bir şaka yapılmıyor sana da." dedi ve yerime oturttu. "Şşşş ağlama lan koca adamsın, yakışıyor mu?" dedi ki, ben gene kalkıp koşmaya başlayacak oldum. Başlayacak oldum keza başlayamadım. Ayağa fırladığım anda çelme taktı ve yere yapıştım.
Ne şanssız gündü lan! Bu yazıyı da okuyacak, ki yazının yazılacağından ona bahsetmiştim. Güldü sadece. Ben dönüp götümü giderken fonda "kon, kon, kon bu aşka kon!" çalıyordu.
Allah belanı versin Yazamıyordum serisi!
O beni okurdu, beni okurdudan sonra bizi okur oldu. Diğer yavşakları uyarmıştım, "Oğlum yapmayın 'club' falan geyikleriyle bizi bitirmeyin" dediydim! Dinlemediler, beni kendi ellerimle verdiğim yöneticilik yetkileriyle kovmakla tehtid ettiler! Neyse lan bir şey olmaz heralde dedimse de olurmuş lan!
Gün gelip o'nla kadehleri tokuşturduğumuzda bir şekilde konu bloğa geldiğinde sanki çok önemsiz, benim için sıradan bir şeymiş gibi havalı havalı "amaaan blog işte yeeaaa nolcak." deyip geçtim. Bir şekilde muhabbet bize geldi, el eli tuttu! Süper anbians yakalandı, tam gözlerimi hafif şehla yapıp yüzümü yüzüne yanaştırdım ki, ellerini iki yana açıp sallayarak "kon, kon, kon bu aşka kon!" şarkısını söylemeye başladı! Neler olduğunu anlamam kısa bir süre aldı. Evet kon kon dansı yapan beni okumuş, ve şu duygunun doruğu anda aklına getirmişti! O çok gülüp eğlense de oturdu lan böhrüme!
"Ya nabıyım, yazı birden aklıma geliverdi." dedi. Bir süre sessiz kaldım, havalı çocuk gibi triplere girdim. Sonra Erol Evgin'den "O gül dudaklarını, öpeyim öpeyim öpeyim." adlı şarkı çalınca gene fırsat doğru bana! Gözlerimi gene şehla eyleyip yanaştırdım yüzümü yüzüne. Dudaklarımızın değdiği anda bir şey mırıldandığını farkettim; "kon, kon, kon bu aşka kon!".
Ağlayarak kaçmaya başladım ki ordan ayağım kaydı ve bir çamur birikintisine düştüm! Geldi kaldırdı beni çamurdan, "Lan ne zırlak çıktın heee bir şaka yapılmıyor sana da." dedi ve yerime oturttu. "Şşşş ağlama lan koca adamsın, yakışıyor mu?" dedi ki, ben gene kalkıp koşmaya başlayacak oldum. Başlayacak oldum keza başlayamadım. Ayağa fırladığım anda çelme taktı ve yere yapıştım.
Ne şanssız gündü lan! Bu yazıyı da okuyacak, ki yazının yazılacağından ona bahsetmiştim. Güldü sadece. Ben dönüp götümü giderken fonda "kon, kon, kon bu aşka kon!" çalıyordu.
Allah belanı versin Yazamıyordum serisi!
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)