13 Kasım 2009 Cuma

Cumhuriyet'imde Yazar Açılımı

Evimde bezgince oturuyordum, altımda çizgili pijama, üstümde beyaz askı kısımlarından sarkık atlet. Can adlı insan msn'den küfretti bana! Bu günüme neşe katma fırsatı olabilirdi lan! Hayvanlar gibi küfürleşir, eğlenirdik. Nerden bilirdim bir hayinlik planladığını!

"Beni yazar ekle lan bloğuna" dedi. Gözlerime inanamamıştım, bu zaar benden bunu nasıl isterdi lan, blog'tu bu, özelimdi sonuçta. "Senin anuna korun haaa" diyecektim ki, acaba lan diye geçirdim içimden, ama şüphelerle doluydum. "Ya hacım özelim o, hani bak öyle olmaz." falan gibisinden gevelerken ben, atıldı hayvan! "Senin tipiyi siterim, ekle lan!" dedi. Bu net tavrı karşısında direnemedim lan.

Kaşar'ı yazar ekledikten sonra kabuslarla dolu, yarım yamalak bir uykuya daldım. Sürekli terliyor, uykumu bölüp kalkıp su içiyor geri yatıyordum. E o kadar suya afedersiniz dostlarım mesanem geldi. Türk'ün aklı ya kaçarken, ya sıçarken ya! Sıçarken olmasa da, işerken aklıma süper fikir geldi, Gocu Cumhuriyeti özerklikten çıkacak ve büyüyecekti!

Yeni yazarlar, yeni güldürmeciler, yeni ilginçlikler! Kendimi aşma vaktim gelmişti dostlarım, duvarımı atlayıp dünyaya yayılmak! Aynı bir trojan olucaktım lan, çok emindim bundan. Bilgisayara geçtiğim gibi iyi yazar olduklarını düşündüğüm (öyle düşündüğüm ve o an online olan) insanlara teklif götürdüm. Mayış olarak bir vaadim yoktu, ama amatör ruhum onları da ateşledi! Bu gün Cumhuriyet'im popülasyonunu birden, dörde çıkardı! Kim bilir lan, belki çok büyür. Büyümese de güzel olur bence. Olmazsa da yakarım bu bloğu, yakarııım!

Hayal Kırıklıkları İle Dolu Bir Gece

Bar gibi, club gibi bir yerdi sanırım. Hafif loş ışıkta millet birbirinin üzerine çıkmış, balık konservesi gibi bir izlenim veriyordu. Ben köşeye sinmiş her zamanki gibi tombul şişe efesimi yudumlarken et duvarının arasından tanıdık birşeyler bana yürüyordu. Yaklaşık 45 dakika önce o birşey değil Okandı. Şimdi ise insanlığını yitirmiş gibi bir hali vardı. Yüzü gözü kaymış, ter içinde, ağzında sigarası suratında maymun gibi bir gülümseme ve tek beyaz gömleğinin ortasında eşşek kadar bir ruj izi ile geliyor. "Olm şu rus hatun üstüme saldırdı lan" dedi. "Hacı iyi güzelde, yarın sen işe gitmicenmi ve saat gecenin 2 si bunun farkındasın dimi" dedim. Oda "olm ne olucak 1 saat uykuyla bile giderim, şu rusu kaldırayım yeter" dedi. "Hacı iyi diyosunda o gömlekteki koca ruju ne yapıcan yarın ?, açık dükkanda yoktur bu saatte. Ben ondan bahsediyorum sana" dedim. Gömleğine baktı, mal gibi kala kaldı. Dünya Okanın etrafında durmuştu sanki. Gömlekteki ruj izi yetmiyormuş gibi, barın ortasında ayazda kalmış bekçi çükü gibi durduğundan garson elindeki tepsiyide bunun kafadan aşşağı döktü. Benim saydığım kadarı ile iş kıyafetlerinin üzerinde yukarıdan aşşağı ruj izi, white russian, j&b, vodka portakal, bira, bir vodka portakal daha ve son olarakta tekrar bira lekeleri mevcuttu. O hala mal gibi üzerine bakarken et duvarının arasındna bir siluet daha belirdi. Alcohol diye bir çığlık atıp başladı bunun göğüsünü yalamaya. O an itibari ile Okanın yüzündeki donuk ifade gitmiş, yerini mutluluk, fezaya yükselme, tatminkar ve sırıtan bir ifade almıştı.

Gece 3 gibi peyoteyi terk etmemizin zamanı gelmişti artık. İlk başta 2 kişi girmiştik, şimdi Okan, Okanın kucağındaki rus ve ben olmak üzere 3 kişi idik. Bu durumdan anladığım kadarı ile ben bu geceyi gene dışarıda geçirecektim. Okana anlamlı anlamlı baktım, göz kırptı. Gözlerimi iyice açıp yalvarırcasına baktım. Çünkü hava aşırı derecede soğuktu. Kafasını hayır anlamında salladı. İçimden küfür ederek bunların arkasından ellerim ceplerimde hafif şarkı mırıldanarak yürümeye başladım. Birisi usulca yanıma sokuldu. "Sesin ne kadar güzelmiş" dedi. Ayağında kundurayı söylüyordum ve o anda yaşadığım derin duygular beni o kadar sarsmış olmalı ki yanık yanık okuyormuşum türküyü. Sonradan söyledi pala bıyık amca. "Benim bir plak şirketim var, kaset yapmak istermisin" dedi. Adama baktım, Okan' a baktım. Şu durumda adam geceyi geçirebileceğim sıcak bir ev, bedava yemek ve gelecek vadediyordu. Geleceği siktir et aslında geceyi geçireyim yeter diye düşündüm. "Bir saniye abi" dedim. Telefondan Okan' a mesaj attım. "Hacı ben s.kicek bi tavuk buldum, nasılsa taksilere kadar gidip istersen sende gel diyeceksin anlamlı anlamlı. En iyisi duygu seli yaşamadan siktir git, yarın görüşürüz." yazdım. Adama dönüp "abi bende para kalmadı, karnımda aç ve eve gidemiyorum sende kalsam birde yemek ısmarlarsan çok kral olur ha" dedim. Adamın gözleri ışıldadı. Bulduğu bu yeteneği kaçırmak istemiyordu anlaşılan. "Gel yeğenim" dedi babacan bir tavırla, ızgaracıya gittik. 2 duble rakıda orda içtim oh mis. Beleş hemde, daha lezzetli oluyor. Sonra gittik bunun evine. Ben sanıyorum plak falan bişeyler konuşucaz. Bir baktım bu soyunuyo, "lan dedim napıyosun sen, kafanı gözünü kırarım" diyip bir giriştim buna. Ağzı burnu dağıldı ama görmek lazım öyle böyle değil. Zaten kafa bir milyon olmuş, adam bana gelip ibnelik yapmaya çalışıyor. Hayır saç sakalda birbirine girmiş öyle bir babyface durumuda yok. Neyime göz diktiyse. Neyse efendim bunu bi güzel dövüp kaçtım evden. Sabaha kadar orası senin burası benim. Taksimden ilk beylikdüzü otobüsüne binip geldim evime.

Akşam okan aradı, sesi ağlamaklı geliyo" olm geceki rus vardıya hani trişlana"dedi. "Hatırlıyorum hacı taş gibi karıydı" dedim bende. "Olm o öyle bildiğimiz kadınlardan değilmiş" dedi. "Ne oldu lan vermedimi ahuhahuha" diye karaktersizce güldüm buna telefonda. "Yok olm vermese gene iyi, transeksüel çıktı bu, erkekmiş mına koyim. Bir soyundu aklım gitti. Zor kurtardım canımı" dedi. Ama sesi nasıl titriyor, sanırsam hala şoktaymış. Bende ona benim başımdan geçenleri anlattım. Sonra bir daha ne olursa olsun birbirimizi satmayacağız diye söz verip kapadık telefonu.

3 gece sonra gene çıktık dışarı, mekan gene Taksim bu sefer başka bir bara gittik. Öyle sohbet edip konuşuyoruz, baktım bu Okan' ın gözü yana kayıp duruyor. Göz falan kırpıyor. Lan ne oluyo diye bir döndüm yan tarafa, bir hatunla kesişiyo bu. "Olm hiç değişmeyeceksin dimi. Hani söz vermiştik it!" dedim buna. Nasıl sinir oldum ama görmen lazım. "Hacı çok güzel birde yiyecek gibi bakıyor ben dayanamıyorum" dedi. Kalktı gitti hatunun yanına. Ben gene piç gibi bir başıma, elimde vodka portakal, dilimde ayağında kundura...


Hikayede geçen karakterler tamamen hayal ürünüdür. hikaye tamamen hayal ürünüdür. evde denemeye, olm ibne bulmuşunuz feci eki eki diye dalga geçmeye çalışmayın kırarım -_-

12 Kasım 2009 Perşembe

DÜNYANIN SONUNA UYANAN ADAM

Uyandığımda başım zonkluyordu, soğuk, çok aydınlık bir yerdeydim. Burası bir hastaneydi evet. Dışardan çığlıklar geliyor, etrafımda da bir sürü insan koşuşturuyordu. Hemşirelerden birini yakaladığımda bana bu günün dünyanın son günü olduğunu, ve benimde yaklaşık sekiz senedir komada olduğumu söyledi. 

Bir anlık şaşkınlığımdan sonra, son hatırladığımın üstüme doğru gelen bir kamyon olduğunu hatırladım. Kamyon çarpınca komaya girmiş ve uzunca bir süre uyumuş olmalıydım. O'na ne yapmam gerektiğini sorduğumda, "Banane be adam, bu gün dünyanın son günü, senle mi uğraşacağım!" diye tersledi beni. E madem kimsenin kimseyle uğraşacak vakti ya da hali yoktu, ben de çıkar giderdim.

Dışar çıktığımda her yan kaostu, herkes bir yerlere koşuyor, yağmacılar bir şeyler çalıyordu. Her yandan kara kara dumanlar tütüyor, arabalar sağda solda ters yatıyordu. Gök kan kırmızısıydı, ortalık o kadar sıcaktı ki, ensemden ter akıyordu. O çılgın kalabalığın arasında sarsakça yürüdüm bir süre. Sekiz senelik uykunun ardından hamlamışım, dalağım şişti ve biraz oturdum bir kaldırıma. Düşüncemde kaybettiğim sekiz sene, ve dünyanın son gününe uyanmanın şanssızlığı vardı. Oysa uyuyor olsam hiç hemgameye gerek kalmayacak, uykumda huzurluca ölüp gidecektim. 

Kazadan önce bir hatun vardı, O'na mı gitmeliydim? Nereye gidiyorsun be hey kamil dedim kendime, çoktan evlenmiş, bir de çocuk yapmıştır. Hem öyle olmasa bile, hani beklemiş olsa ne diyecektim? "Bebeğim, biraz geç oldu, hem dünyanın son günü ama yine de geldim." mi diyecektim? Çok saçma olurdu. Hem son gününde insan biraz bencil olmalı, O'nu şimdi düşünmek niye? Birden lacivert takımlı, memur kılıklı bir adam bitiverdi yanımda.

"Öhm"ledi, ilgimi ona yöneltmemi bekledi. Hiç oralı olmadım, son günümü şu moronla konuşarak mı geçirektim? Hiç sanmıyorum. Daha fazla dayanamadı, "Beyefendi, ben hastanenin avukatıyım." dedi. "Banane!" demektense anlamazca baktım yüzüne. "Tam sekiz senedir hastahanede yatıyorsunuz, tonla borcunuz var ve ödemeden çekip gitmişsiniz!" dedi. Aptalladım, itiraf edeyim. "Arkadaşım, manyak mısın sen?" diyebildim. "Hayır ben işvereninin haklarını koruyan bir avukatım." dedi. "Çıldırmış olmalısınız, bu gün dünyanın son günü ve siz gelmiş benden hastanenin alacağını tahsil etmeye çalışıyorsunuz?" dedim, ve anlamazca suratına bakmaya devam ettim. "Evet" dedi, "Ne olmuş dünyanın son günüyse? Bu işimi sarsaklamam için yeterli sebep değil.". "Yürü git manyak." dedim ve yürümeye başladım ki, koluma yapıştı; "Hiç bir yere gidemezsiniz, sizi mahkemeye çıkartmalı. . ." dedi ama dediği anda düşüncelere gark oldu kaldı öylece. "Neden durdunuz, ne düşünüyorsunuz?" dedim, "Mahkeme salonu yandı." dedi. "E ne olacak?" dedim, "Direk hapis. . ." dedi ama gene dondu! "Yine dondunuz?" dedim ama cevabı netti sanırım, muhtemelen o da yanmıştı ki o da bunu söyledi zaten.

"E madem öyle ben gideyim." dediğimde gönülsüzce kabul etmek durumunda kaldı. Deniz düştü aklıma, bari gidip şı kırmızı göğün altında denizi izleyeyim diye geçirdim aklımdan. "Acaba" dedi bir ses içimden, "oraya gidecek kadar vakit var mı?". Olsun ya da olmasın, ne farkederdi ki, sonuçta burda boş duracağıma yolda ilerlerken ölürdüm. Ölürdüm? Acaba nasıl ölürdüm? Uff ne saçma düşüncelerdi, bir şekilde ölecektim işte, kafama göktaşı düşse ne, yer yarılsa da içine düşsem ne? 

Böyle saçma düşüncelerle vardım sahile. Bir çift sarmaş dolaş oturmuş, denizi izliyordu. Hiç umrumda olmadılar açıkçası. Kırk-elli metre ilerlerine oturdum. Öyle boş boş denize bakıyordum ki, erkek olan yanıma geldi; "Bilader, sen benim kız arkadaşımı mı kesiyorsun?" dedi. Hah işte bir deli daha, "Yok beyefendi, ne alakası var. Ben sadece şu son günde denizi izliyorum." dedim. Baktı ki, efendice alttan alıyorum şahlandı da şahlandı! "Ne bakıyon lan, bakıyon işte gördük!" dedi. Uff ne salak adamdı, dünyanın son gününde insan böyle saçma işlerle uğraşır mıydı yahu! Sevgilin yanında işte seviş öküz!

Anladım ki, bu çekirdek ben alttan alıp burda durdukça kıza hava olsun diye coşacak. Kız da erkeğinin O'nu korumasının şevkiyle arkada kikirdiyordu gerçi. Kalkıp ağzını kırsa mıydım, yoksa şu son günde tadımı kaçırmadan yürüyüp gitmeli miydim? Doğrusu sallamamak, ve gitmekti. Kalktım gidiyorum ki, "Hah efendi ol bas git it!" dedi ve sevgilisine mahrur bir kahramanmış gibi yöneldi. Tamam son günde coşmak yersizdi, ama bunu yanına bırakmamalı ve şu son gününde sevgilisinin yanında eşeğin götüne sokmalıydı bu cüheylayı.

Yapıştım yakasına, "Ne dedin lan sen angut!" dedim. Daha o an titremeye ve abi aman demeye başladı. Kızsa erkişisinin aşağılanmasına aldırmadan gözlerime bakar oldu. Kızın yeni kahramanın ben olduğumu anlamak güç değildi. "Eeeh siktirin gidin lan." deyip uzaklaştım ordan. "Aklımdan ne manyak insanlar şu son günde. . ." diye de geçirmeden edemedim.

Yolum çığlıklarla, yardım istekleriyle çokça bölünüyordu da, bu son günde ne yardımım olurdu ki! Birden yirmi-otuz metre ilerime bir alev topu çakıldı. Havada taklalar atarken ahana da ölüyorum dedimse de, yumuşak zemine pof diye çakıldığımta tek sıkıntım popomdaki sancıma oldu. Biraz da kulağım çınladı ama o da normaldir heralde. Sonra her yana alev topları düşmeye, o coşkun çığlıklar son nefes hırıltılarına dönmeye başladı. 

Dünyanın sonuna uyanmak hiç iyi bir şey değil dostlarım, bunu çok net söyleyebilirim size. Sonra bir an her şey durdu. Tık! Karanlık. . .

7 Kasım 2009 Cumartesi

O YAZ

Şok edici bir görüntüydü. Bir at yaşayan gerçek bir at, arabanın önüne bağlanmış arabayı da sürükleyerek gidiyordu. Arabanın ön kısmında bir adam oturmuş, arada bir ata "deeeh", "brüst" gibi komutlar veriyordu. Heralde yedi yaşında falan olmalıyım, adeta büyülenmiştim. Yanlız değildim gerçi, mahallenin bütün çocukları ben gibi bir donma anındaydı.

At arabası haraketlenince biz de mahallecek koşmaya başladık peşinden. Arabanın sürücüsü, "Bırakın lan peşimi atı ürkütüyorsunuz piç kuruları." falan diye bağırdıysa da, duymazdan geldik. O coşku dolu anı anlatamam! Sonra ne olduysa birden ayağım kaydı, dünya etrafımda bir tur döndü ve beni ayağımı kaydıran şeyin üstüne cönk diye oturtturdu! Ortalığı birden kesif bir bok kokusu sardı. Yoldan geçen amcalardan biri, "Koşun çocuk tezeğe bastı, bir yanı kırılmış olmasın." diye bastı çığlığı.

Tezek neydi lan!?! Aslında ortalıktaki kokudan tezeğin ne olduğunu o an çözmüş de olsam bu söze inanmak istemedim. O güzel at sıçmış, hatta sıçmığıyla beni yere çalmış olmamalıydı dostlarım. İyi olduğumu anlayınca büyükler çekildiler işlerine. Mahallenin veletleriyle başbaşa kaldığımda korkulan oldu. At bokuna bulanan pantolonumu gören zındıklar, başladılar "Altınaaa sııçtıı, altııınaaa sıııçtııı." diye tempolu bir çığırtılı türküye.

Ordan kurtulmalıydım lan, anlayın beni! Koşarak girdim evin bahçesine, tam o anda sevdiceğimle göz göze geldim. Anlamadı baştan, sonra ardımdan "altına sıçtıııı" diye bağırarak koşan çocukları gördü! Sonra da boklanmış pantolonumu. . . Başladı o da, "aaaltııınaaa sıııçtııı, altınaaa sıııçtııı." diye türküye! Yedi yaşındaydım lan, ona "Hayır aşkitom, tezeğe bastım içine düştüm. Yoksa altına sıçan bir insan değilim." diyecek kadar güçlü değildim. Her gururu kırılan erkeğin yaptığını yaptım, ordan O'na orospu diyerek ağlayarak kaçtım.

Sonra annesine "Okan bana orospu dedi." demiş ki, annesi evimize gelip beni şikayet etti. Dört gün odamdan çıkmama cezası aldım lan! Gerçi havalı bir yanı da yok değildi, hani aynı amerikan filmlerindeki gibi odadan çıkmama cezası almıştım.

9 Eylül 2009 Çarşamba

2012'de Marduk'a Çarpan Adam

Çok zamandır bu günü bekliyordu. O'nun hayatı bu düzene adanmış gibiydi. 2012 senesinin belirlenen günü geldiğinde Marduk'la yüzleşecek ve muhtemelen kaybedecekti. Derdini anlattığı herkes O'na gülmüş, ve bu savaşı kazanamayacağını belirtmişti. Bu negatifler inancını biraz sarssa da, o yılmadı ve her gün çalıştı. Zıplama antremanları yapıyordu ki, günü geldiğinde yerden yeterince yükselip tüm gücüyle zalim Marduk'a erişebilsin. Sabahları kilometrelerce koşuyor, bulduğu her ağır şeyi kaldırarak kollarını güçlendiriyordu. Görüsüne göre doğru noktadan vurursa koca gezegenin dağılmasını sağlayabilirdi.

Bu sabah uyandığında her şey artık farklıydı. Belirlenen gün O'na önceden bildirilmemişti, ama şimdi biliyordu ki, gün bu gündü! Everest'e mi çıksaydı? Everest'in tepesinde olsa O musibet dünya'ya yeterince yaklaşmadan karşısına dikilebilirdi, ancak maddi yetersizlikleri vardı. O koca dağa gidecek parayı nerden bulsundu? Aklına gelen en iyi çözüm, Sabancı'nın ikiz kulelerinden üç santim daha uzun olanına çıkmaktı. Öyle de yaptı. Bütün güvenlik önelemlerini aştı, ve koca kulenin tepesinde beklemeye koyuldu. Bekledi, bekledi bekledi. . .

Saatler geçti, gece geçti, diğer gün oldu, Marduk gelmedi! Yıkılmıştı. Çok zamandır o günün hayaliyle yanan adam, hayatını atlayamadı. Hayatı aynı yavan sekmede kalıverdi. İçinde ufacık bir parça, "Bekle belki bu gün gelir." dediyse de gelmeyecekti, biliyordu. Yavan hayatına adadığı bu hayali gaye de solunca, adam da soldu. O'nu görenler eski zır deli halini bile bu perişan haline yeğlerlerdi. Hayatının sıradanlığına, yavanlığına, tek düzesine kattığı bu hayali amaç, adamın yavan benliğini dahi yokedi verdi.

Bir Zamanlar

Dört duvar, bir tavan, kıytırık bir yatak. Doğruluyorsun, kapıya gidiyorsun, kapı koluna uzanıyorsun, kapı kolunu çeviriyorsun, kapıyı açıyorsun, dışarı adımını atıyorsun, gözüne güneş doluyor. Ağzında dünden kalma leş bir tad, farkediyorsunki beynin zonkluyor. Yirmi beş metrelik bahçeyi sallana sallana elli beş saniyede aşıyorsun. T-shirt'ünü çıkarıp duvarın üzerine atıyorsun. Koca tahtaların çakılarak yapıldığı, o koca çekçekle kumu düzlüyorsun, şezlongları düzeltiyorsun, ağzında hala leş tad.

Terlemişsin, bir bira açıyorsun, sanki içinden "bir cosss" sesi fışkırıyor! Biranı yudumlarken bir yandan da ana bahçedeki masaları temizliyorsun, masalar bitiyor, bahçeyi yıkıyorsun. "Dur lan, kimse yokken bir denize atlıyım" diyorsun. Atlıyorsun. Küçücük balıklar geçiyor ayaklarının arasından, selamlıyorsun. Sudan çıkıyorsun, bir duş. Duş çıkışı bir parça ekmeği kemirerek başlıyorsun günün ilk müşterilerini beklemeye.
Sen bunu seviyor, bunu özlüyorsun oğlum.

13-06-2009

8 Eylül 2009 Salı

Gocu Cumhuriyeti'nde Darbe Girişimi

Bu gün kendime çok kızdım bebek, az kalsın sıkıntılı duygusal yazılar yazacaktım. Bunlar yönetimdeki eksiklikler kaynaklı sıkıntılar olmalıydı. Gocu Cumhuriyeti kurukduğu gün kendine eğlenmeyi gaye biçmiş, hüzne kedere ve kendisine asla yer vermeyeceğine dair yeminler etmiş bir oluşumdu. Ben bu gün neredeyse kendimi, sıkıntımı, hüznümü yazacaktım bebek! İşbu hale çözüm netti, darbe!

Evet Cumhuriyet olmayı becerememiş ve kendi başıma darbeyle gelme kararı almıştım. Bu girişimi tek başıma gerçekleştiremeyeceğimden hemen kendimi arama kararı aldım. Sıkıntı şuydu ki, telefonum bozulmuştu ve cumhuriyetim iletişimsizlikten yıkılıyordu! Hemen bir ateş yakayım ve kendime dumanla mesaj yollayayım dedim. Bunda da ufak bir sıkıntı vardı, ben kızılderililerin duman mesajını okumayı bilmezdim, ama muhtemelen evden duman tütünce evin yandığını düşünecek, ve koşa koşa eve gelecektim.

Salonun ortasına bulduğum tüm eski paçavrayı doldurdum. Masanın üzerinde birikmiş ekmek poşetlerini de atacaktım, ama naylon kötü kokardı. Şenlik ateşini yakar yakmaz hemen kapıdan içeri girdim. Ateşi eski bir halıyı üzerine atarak boğdum. Sonra kendime, "Nabıyorsun oğlum evi mi yakacaksın?" dedim. "Seni buraya getirmenin en hızlı yolu buydu." dedi kendim bana cevap olarak.

Oturduk uzun uzun konuştuk, kendime darbe planımdan, yapacağı getirilerden, diktanın bazen en iyi yönetim biçimi olduğundan falan bahsettim. İkna olmuş gibi duruyordum, ama lanet olası insanlcıl sosyalist tarafım da, kendime karşı yapacağım bu darbe girişimine karşıydı! Ne yapmalıydı? Belli ki, bıçak kemiğe dayanmıştı!

Hemen koştum banyoya, yüzüme bir su vurdum. "Nabıyorum lan ben deli gibi?" dedim, aynadaki yansımam, "Hacım sen kırmışın iyice, git bir apranax falan iç uyu." dedi. Darbe yapmamı isteyen kendimi değil de, sakinleşmemi isteyen aynadaki yansımamı dinledim. İyi mi ettim? Ben bilmem beynim bilir.

7 Eylül 2009 Pazartesi

Koca Kara Bulutlarıyla İstanbul

Bu gün o hastası olunan kartpostallardan birine baktım bebek, üstelik kağıda basılmamıştı. İşten çıktım, yorgun argın eminönüne inip, vapura bindim. Vapurun balkonuna geçtiğimde gördüm kağıtsız kartpostalı! İstanbul'un denizleri erimiş, koca şişman kara bulutlar olmuşlar. Gri olmuş şehir, öyle güzel ki!

Birden kocaman kocaman yağmur damlaları düşmeye başladı gökten. Çılak kollarıma soğuk soğuk çarptılar, ama üşütmediler beni. Sonra solyanımda Galata köprüsünü gördüm bebek, üzerinde turistler hayran hayran izliyorlardı istanbul'u. Ne kadar şanssızlar, yarın, bilemedin öbür gün gidecekler buradan! Ben şanslıyım bebek, İstanbul benim evim.

Boğaz köprüsüne baktım, Anadolu ayağı kararmış, Avrupa'sı aydınlık. İstanbul'un yarısı kara şişman bulutlarca yutulmuş, yarısı beyaz bulutların arasından sızan ışıkla ışıldıyor. Bebek görmeliydin!

Bir gönüle iki aşk sığmaz derler ya, bu gün anladım neden yıllardır aşık olamadığımı; çünkü ben zaten aşıktım. Aşığım sana İstanbul! Boğaz'ın üstünde güneşine, mazgallarından taşan yağmur sularının hayatımı felç edişine, geceleri İstiklal'den sarhoşça yalpalayarak Galata'ya yürümeye hastayım İstanbul.

5 Eylül 2009 Cumartesi

2007'nin Ekmeğini Yemek

Eski bir yazı daha bebeğim ;

Çakal gibi bir suratı vardı. Hani insan görünce tokatı patlatası gelirya, öyle bir tipti Muharrem. Arkadaşları ona Muh derdi kısaca. Muh çevresindekilerce pek sevilmezdi, ama Muh'un ayrıcalığı esnek aile yapısıydı. Akşam canın sıkıldı tv de hiç birşey yok. Nabıcan? Dışarı çıkmak istiyorsun, herkezi arıyorsun kimse gelemiyor, anneleri izin vermiyor. Ara Muh'u gelsin iki dakkaya kapında.

Bir gün ben de dedim ulan herkez yapıyor, ben de yapıyım.. Aradım "Olm Muh" dedim "gel gezelim" dedim. Aslında ben de sevmezdim Muh'u, ama ben de aynı dertten müzdariptim. Dışarı çıkıcak adam yoktu, herkezi aramıştım, ama hiç biri evden izin alamamıştı. Hatta en yakın dostum evden çıkmak için azcık ısrar edince babası, ''İt mi olucan lağn başımıza, kopuğ mu olucan? Gibertirim seni serseriğğ, otur ders çalış.'' demişti.Ben de babasının bariton sesinin telefona ulaşmasından bu konuşmaya tanıklık etmiştim. Tabi bu konuşmayı daha sonra dostum Ali'nin alehine okulda kullandım. Herkez Aliye ben bu olayı okulda anlatınca serseriğğ demeye başladı, bu Aliyle aramızı bayaa açtı, ama kısa süre sonra Ali'yi dövmek isteyen 3 çocuktan kurtarınca aramız gene düzeldi.

Neyse konuya dönelim, aradım Muh'u "Kanka" dedim, "gelsene" dedim, "alemlere akalım" dedim. "Hayırdır" dedi "Osmancım sen beni hiç aramazdın." dedi."Olm" dedim "ne alaka demekki denk gelmemiş." dedim. "Nasıl lan denk gelmemiş" dedi, "öyle bir açıklamamı var." dedi.Ben buna küfrettim, o da bana küfretti. Uzunca bi süre telefonda küfür leştik. Sonra ben dayanamadım "Olm" dedim "mekan söyle hemen geliyim bu işi bitirelim." dedim.

"Tamam lan" dedi, "asmalı bilardoya gel" dedi. Bir düşündüm şimdi orası uzaktı, minübüse binmek lazımdı, minibüste elinin körü tam 1ytl. "Orası olmaz" dedim, "okulun oraya gel" dedim. "Ne o lan" dedi, "tırstın mı?". Bu öyle deyince, "Yok olm 1 ytl minibüs parası veremem şimdi." diyemedim, dedim "Bekle geliyom".

Tam evden çıkıcam baktım TV'de asmalı konak başlamış. Seymen manitaya yazıyo "Dur lan" dedim, şu diziye biraz bakıyım. Ben otururken dalmışım, telefon çaldı uyandım. Baktım Muh arıyor, meşgule attım. Bir daha aradı, gene meşgule attım. Üçüncüye aradı, dayanamadım açtım; "Ne arıyon lan?" dedim. Karşıdan bir kadın sesi, "Bu bir ödemeli aramadır." diyor. Keriz miyim? Aramadım tabi geri, gece mışıl mışıl uyudum.

Sabah kalktım üstümü giydim çantama hazırladığım yarım etmek salam kaşarı gazete kağıdına sarıp koydum. Çıktım yola, okula doğru keyifli keyifli gidiyorum bir yandan da "Gel gel sarışınım" şarkısını söylüyorum, nerden pelesenk olduysa dilime pıff. Okula iyice yaklaştım ki, ne göreyim? Muh kapıda elinde koca sopayla bana bakarak bir takım hareketler yapıyor. Tam kaçıcakken sevdiceğim Ayşe'yle göz göze geldim.

Olay önceden duyulmuş olmalı ki, büyük bir kalabalık bize bakıyor. Fısıldaşmalar duyuyorum, kimisi "Osman Muh'u yer olum" diyor, kimisi, "Muh o sopaya Osmanı oturtcak" diyor hiç biri umrumda değilde, sevdiceğim Ayşe burdayken kaçmak beni bitirir. Ayşe'ye olan sevgimden kaçamadım a dostlar, baktım Muh hareketlendi bana doğru geliyor, elde koca sopayla ben de yerden taşı aldığım gibi salladım Muh'a doğru, ama oldum olası bir şeyler fırlatmak ta iyi değilim! Taş alakasız gitti tabi. Bir ciyaklama duyuldu, bi küfür kafir peşinden! Baktım sevdiceğim kanlar içinde yerde yatıyor, Muh durumu görünce tırstı kaçtı. Ben de koştum sevdiceğimin yanına.

"Ayşem" dedim, "elim kırılaydı da atamayaydım o taşı." dedim. "Ne ayşem'i be manyak?" dedi. "Hayvana bak, hem kafamı yardı, hem de ayşem." diyor dedi.Çok kızdım, ona da küfür ettim, kaçtım ordan! Ertesi gün Ayşe'nin abileri beni bulup bi güzel dövdü. Üstelik okadar sopanın üstüne bir de Muh dövdü. Artık hayatıma pırıl pırıl bir insan olarak devam ediyorum.
Mutlu Son

Beş Liralık Hayatlar

-"Bu gün vapurda bir kızla kesişiyorduk bebeğim. Karşılık oturuyorduk, rüzgar saçlarını yüzünün her yanına saçmıştı. Çok güzeldi, anlatamam. Sonra sağımda göz ucuyla uçuşan bir şey gördüm. O da gördü ki, birden döndü baktı. 'İlk ben gördüm, benim hakkım." dedi, atıldı. O uçuşan kağıt bir beşlikti bebeğim. Suratındaki ifadeyi görmeliydin, dünyanın en duru, en güzel şeyi bir anda kapitalist bir or.spu çocuğuna dönüştü. O an bana bir sansardan farksız oldu!"

-"Beşliği kapsaydın keşke, s.ktiret kızı."

-"Ne bileyim be güzelim, karizmayı çizmekten korktum."

-"Yemişim karizmanı, beş liraya iki bira gelir, az da tuzlu fıstık."

-"Doğru dedin lan."